22 Temmuz 2015 Çarşamba

Konuk Yazar ile Kitap İncelemesi / Devir-Ece Temelkuran

Herkese merhabalar,

Bir süredir blog yazılarımı toparlamaya fırsatım olmadı, malum tatil ve sıcak insanı çok yoruyor. Kısa bir süre önce tatlı mı tatlı bir mail aldım. Blogger olmak için can atan ama buna bir türlü cesaret edemeyen kararsız kalan bir arkadaşımız, blogumda konuk yazar olmak istediğini söyledi. Ah ne güzel dedim, nasıl sevindim anlatamam. Bu seferki kitap incelemesi "Gülnida Yıldırım"a aittir. Ben çok sevdim, sizinde seveceğinizi düşünüyorum. Yeni bir blogger yetişiyor hazır olun ;) 

Keyifli okumalar.....





’’80 Darbesi’’ iki çocuğun gözünden ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi! Okurken Ece Temelkuran’ın akıcı ve samimi anlatışına hayretler ettim. Mesela, fazla içerik vermek istemiyorum ama küçük bir kız çocuğu düğmenin nereye kaybolduğunu anlatırken arka planda çocukların infaz edilmesine dikkat çekilmesi bana yazarın dilinin ne kadar ustaca olduğunu fark ettirdi. Yazısında halk dilini de kullanması kitabı özelleştiren en büyük etkenlerden biri.


“İyi kötü bir hayal olarak kurulmuş başkent Ankara, Türkiye’nin tam ortasındadır. Ankara’nın tam ortasında da bir park bulunur. O parktaki küçük havuzda kuğular yüzer. Onlara “dilsiz kuğu” denir. Hiçbir yere gitmez ve hiç ses çıkarmazlar. İnsanlar parktan geçerken, aniden durur ve unuttuklarını hatırlamadıkları bir şeyi onlar biliyormuş gibi kuğulara bakar. Çünkü evet, o kuğuların bu ülkenin tam kalbinde durup susarak sakladıkları bir sır vardır. Bu çılgın ve hüzünlü ülkede her şeyin neden ve nasıl olup da hala devam edebildiğini sadece o dilsiz kuğular bilir.” diyerek başlamış kitaba yazarımız. Olaylar 1980 yılında Ankara’da geçiyor. Kitap, orta halli bir aile olarak annesi, babası ve anneannesiyle yaşayan Ayşe ile gecekondu mahallesinde yaşayan, devrimcilerin arasında büyüyen Ali adlı sekiz yaşlarında iki çocuğun ağzından anlatılıyor. 1980 yılında yazarın da bu yaşlarda olduğunu varsayarak, o yaştaki gözlemlerini, gündelik olaylarını romana yansıtmış olduğunu görüyoruz.

Dönemin çatışmalarından Ali ve ailesi de etkilenir. Çatışmalardan dolayı çocukların yanlarında büyüklerle bile sokağa rahatça çıkamadığı zamanlarda Ayşe, bu yolla çok güzel bir arkadaş edinir: Ali’yi. Onlar küçücük akılları ve kalpleriyle meclise kelebek sokarak, dilsiz kuğuları kurtararak sorunlardan kurtulacaklarını umarlar.


İhtilalin izlerini, bu yıllara o günün çocukları taşıdılar. Çocuk ağzından 80 döneminin anlatılması: yetişkinleri eski yıllarına, bugünün gençlerini de o devrin yaşantılarını, kafalarında hayal ederek o zamana götürdüğünü düşünüyorum. Bu roman, her yaştan insana o dönemden kalmış izleri fark ettiriyor.


Eklemek istediğim son şey kitap herkese hitap edebilecek bir kitap değil maalesef. O dönemi merak edenlere, siyasete ilgi duyanlara veya gerçek yaşantılar okumayı sevenlere kaçırmayın derim. Ayrıca kitaba tarafsız yazılmış da diyemem ancak siz tarafsız bir şekilde okursanız yazarın ortaya direk olarak siyasetini ortaya koymaya çalışmadığını anlarsınız. Ve bazı insanların çocuk ağzından yazılmasından dolayı kitabı alırken tereddüt ettiklerini gördüm. Ancak bu bir çocuk romanı değil, devir romanıdır.


Gülnida Yıldırım






Devamını oku »

5 Temmuz 2015 Pazar

Karanlık Zeminde Pembe Noktalar-Osman Aysu


Türkiye'deki polisiye ve gerilim türü denilince akla gelen isimlerden biridir Osman Aysu. Kitap kapağından da anlaşılacağı gibi bu kitap hiçte bu türe uygun gibi görünmüyor. Osman Aysu bu kitap ile bize bir aşk serüveni anlatıyor. 


Bana kalırsa Osman Aysu bu kitapta kendisini betimlemiş. Yani görüntü olarak, yaş olarak sanki kendisiyle özdeşleştirmiş kahramanımızı. Tabi bu benim naçizane yorumum. Kitabımızın kahramanı 70 yaşında emekli bir büyükelçi olan Orhan Bey. Kendince sıradan ve monoton günler yaşayan Orhan Bey, meslek hayatında yaşadıklarını bir anı kitabında toplamak istemektedir. Fakat gel gör ki yaşından da ötürü bunları temize çekebilecek bir asistana ihtiyacı vardır. Bir arkadaşının tavsiyesi üzerine bir bankada tanışan Gül ile yolları kesişir. Gül, 20 yaşında oldukça güzel ve dikkat çekici bir kızdır. Gül'ü ilk gördüğü anda ona karşı bir şeyler hissetmeye başlayan Orhan Bey. Kızın da baştan çıkarıcı hal ve tavırları karşısında ne yapacağını bilememektedir. 20 yaşında bir kızla ilişki yaşaması doğru mudur? Peki bu kız güvenilir bir kız mıdır? Yoksa beraber olduğu tek erkek Orhan Bey değil midir? İşte bu sorularla paranoyaklık derecesine gelen Orhan Bey onunla evlenmeyi bile düşünür. Neyse ki olaylar bu yönde gitmez ve kader karşısına elli yaşındaki Meral Hanımı çıkarır. 



Kitap ile buluşmamız kitap fuarında gerçekleşti. Kitapseverin halinden anlayan bir stand görevlisinin hediyesi olan bu kitaptan pek bir beklentim olmadı. Yeni mezun biri için ağır kitaplar hiç olmazdı zaten. Malum gelecek kaygısı. Kitap sana ne kazandırdı derseniz eğer, sadece şunu söyleyebilirim: "Erkek her yaşta erkektir!." Yaşlı bir erkeğin hayata tutunma çabalarını gözler önüne seren bir kitaptı. Aslında bu tarz kitapları okuyup zamanımı boşa geçirmeyi seven biri olmadığımı biliyorsunuz. Konusu bu yönde olan bir kitabı muhtemelen ilk sayfalarında bırakırdım, fakat öyle olmadı. Çünkü  Osman Aysu'nun öyle bir edebi dili var ki, beni kendisine hayran bıraktı. Bir solukta okudum bu nedenle. Tavsiye eder miyim? Konusunu okuyun ve siz karar verin. Bu kitaba karşı tamamen nötr durumdayım. Sonuçta her zaman dediğim gibi ortada bir emek var ve ben o emeğe saygı duyuyorum. 

Kitapla kalın....


Devamını oku »

27 Haziran 2015 Cumartesi

Dizi Molası / Orphan Black




Son zamanlarda ne yapsam ne izlesem diye düşünüyorsanız, doğru yerdesiniz!

Bu yazımda Kanada yapımı muhteşem bir diziden bahsedeceğim sizlere. Geç keşfettim ama iyi ki keşfetmişim dediğim izlenecek bölüm kalmasın diye kendimi tuta tuta bir hal kaldığım bir dizi oldu. Bilim kurgu türünde (aman dur kapatma hemen bilim kurguyu görünce) olmasına rağmen içinde bol gerilim ve dramın bulunduğu bir dizidir kendisi. Aslında bilim kurgu türüne çok ön yargılıyımdır, hiç mi hiç sevmem ama bu dizi gerçekten öyle saçma sapan şeyler içermiyor ve insanı kendisine delicesine bağlıyor.

Azıcık konusuna değinmek gerekirse dizimizin başrolünde Tatiana Maslany yer alıyor. Ve ben bu kadına bayılıyorum. Gördüğüm en yetenekli ve en başarılı kadın oyunculardan biri kesinlikle. Dizi bir tren istasyonunda başlıyor. Sara Manning bir kadının intiharına tanık olmaktadır. Ama işin garibi kadın tıpa tıp ona benzemektedir. Sara'nın kızı Kira'yı yanına alabilmek için paraya ihtiyacı vardır. Ve aradığı fırsat ayağına gelmiştir. Gizlice kadının çantasını alıp bir dedektif olan Beth Childs'ın yerine geçer ve bundan sonra işler sarpa sarmaya başlar. Kendisine benzeyen tek kişinin sadece Beth Childs olmadığını anlaması üzerine kendini ne olduğunu bilmediği bir olayın içinde bulur. 

Daha fazla spoiler verip keyfinizi kaçırmak istemiyorum. Zaten bu kadarı yeterli olmuştur diye düşünüyorum. Haydi o zaman bu diziye bir şans verin ve benim gibi bağımlısı olanlarda varsa yorum yazmayı unutmayın. 

Keyifli seyirler....


Devamını oku »

11 Haziran 2015 Perşembe

Kitap İncelemesi / Selam Berlin-Yade Kara


Herkese merhabalar...

Bu seferki kitabımız bir Berlin romanı, yani şöyle bir geçmişe gidip Berlin duvarının yıkılışını izleyeceğiz. Yade Kara, Türk kökenli bir Alman yazardır. Türkiye'de doğmuş olmasına rağmen Batı Berlin'de büyümüştür. Kitaplarını Almanca dilinde yazmaktadır. Selam Berlin ise onun en tanınmış kitabıdır. 2004 yılında Deutscher Bücherpreis ödülüne layık görülmüştür. 


Kitabımızın baş kahramanı Hasan isminde 19 yaşındaki bir Türk'tür. Almanya'da doğmuş olmasına rağmen ailesinin onun ve kardeşi Ediz'in orada homoseksüel, hippi yada eroinman olacağından korkması üzerine İstanbul'da bir alman okulun gönderilmişlerdir. Babası ise Almanya'da yaşamaya devam etmektedir. Berlin'de kuzeniyle beraber çalıştırdığı bir seyahat bürosu vardır. Anne ise İstanbul'da kalmayı tercih etmiş tipik bir Türk kadınıdır. Berlin ona göre fazla taşralıdır. Yine de arada sırada kocasının yanına gitmektedir. 

Kitap, Berlin duvarının yıkılışıyla başlar. Hasan ve ailesi televizyonda haberleri izlemektedirler. Hasan bu olayı görünce yine Berlin'e dönmeye karar verir. Ve babasının arkasından o da Berlin'e gider. Kendini Berlinli olarak tanımlayan Hasan'ın planı orada arkeoloji okumaktır. Ama hayat planladığı gibi gitmez. Bir anda kendini film sektöründe bulur ve oyunculuk yolunda adım adım ilerler. Bu sırada babasının doğu Berlinden gelen gizli aşkı ve üvey kardeşi ile ailesi paramparça olur. 


Kitaptaki her karakterin farklı bir kimliği, dünyası ve hayalleri var. Baş karakterin Hasan olması diğer karakterlere uzak olduğumuz anlamına gelmiyor. Kitabı okurken çeşitli kişilerle tanışıp farklı karakterleri anlama şansı yakalıyoruz. Hepsinin gitmek istediği bir şehir ve yaşamak istedikleri hayalleri var. 

Aynı zamanda kültürel farklılıkları da gözler önüne seren bu kitapta, İstanbul ve Berlin'in zaman içinde nasıl değiştiğini de görebiliyoruz. 




Şöylee bir geçmişe gidip Hasan'ın renkli dünyasında kaybolmak istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim. O kadar akıcı ve eğlenceli ki zamanın nasıl geçtiğini emin olun anlamayacaksınız. 

Devamını oku »

10 Haziran 2015 Çarşamba

Bir başucu kitabı olarak "Dönüşüm"


Herkese merhabalar...

Bu sefer farklı bir şey yapıyorum ve daha önce incelemesini yazdığım bir kitabı tekrardan ele alıyorum. Aslında böyle bir şey yapmamdaki sebep bu kitap hakkında derinlemesine bir inceleme yapmış olmam ve tabi ki bilgilerimi sizlerle paylaşmak istemem. Gelmiş geçmiş en bilinen ve adından söz ettiren kitabımız "Dönüşüm" tabi ki birçok eleştirmen ve edebiyatçı tarafından incelenmiş ve eleştirilmiştir. Ben de naçizane bunları toparlamaya çalıştım. Sizleri sıkmaması için yazımı kısa tutup sadece en önemli noktalara değineceğim. Hala bu kitabı okumadıysanız da hemen en yakın kitapçıya koşun derim. Zira bana göre her edebiyatla ilgilenen kişinin kitaplığında, hatta başucunda olması gereken bir kitap. 

3 kere farklı zamanlarda okumuş olduğum bu kitabın benim üzerimdeki etkileri üçünde de farklıydı. Her seferinde farklı bir bakış açısı edindim ve her seferinde kalbimde farklı bir yere dokundu. Sanırım o yüzden bendeki yeri her zaman ayrı olacak. 


Aslında kitabın konusunu neredeyse herkes biliyor. Evet, Gregor Samsa adındaki karakter bir sabah böcek olarak uyanıyor. Ne kadar kısa ve öz değil mi. Ne var bunda, ne saçma gibi düşünen eminim bir sürü edebiyat düşmanı vardır. Öncelikle şunu söylememiz gerekiyor ki; Franz Kafka gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan biridir. Kendine has üslubu (Kafkaesk) birçok yazarın etkilendiği ve üzerine kitaplar yazdığı bir konu olmuştur. Franz Kafka ölümünden sonra bu kadar ünlü olan nadir yazarlardan biridir. 

Gregor Samsa bir sabah böcek olarak gözlerini açar ve işe geç kaldığını fark eder. O andaki tek düşüncesi bir an önce kalkıp işe gitmektir, yoksa kovulacaktır. Ailesine bakmakla yükümlü olan Samsa için bu korkunç bir şeydir. Kendini zar zor yataktan atan Gregor, iş yerinden müdürün kapıda olduğunu ve onun neden gelmediğini merak ettiğini duyar. Güç bela kapıyı açan Gregor'u gören müdür şok içinde evi terk eder. Ailenin geri kalanının da yaşadığı şok ile Gregor babası tarafından odasına itilir. Günlerini orada geçirmeye başlayan Gregor'un tek destekçisi kardeşi Grete'dir. Grete ona yiyecekler getirip onun bakımıyla ilgilenir. Bir gün Gregor, annesinin sağlığını merak ettiği için salona gider, bu sırada babası onu görür ve bir anda Gregor'a elma fırlatmaya başlar. Elmalardan biri sırtına isabet eder ve orada iltihap kapmaya başlar. Gregor'un çalışamaması ailede bir ekonomik kriz başlatır. Baba, kız kardeş ve anne kendilerine iş bulurlar ve aynı zamanda eve 3 tane sakallı adamı kiracı olarak alırlar. Yine bir akşam Grete kiracılara keman çalarken Gregor kafasını salona uzatır. Kiracıların onu görmesi üzerine işler yine karışır. Bütün aile Gregor'un evden gitmesi gerektiğini düşünür. Bu konuşmaları duyan Gregor odasında sessizce can verir. Ertesi günü temizlikçi kadın cesedi görür ve yok eder. Aile yine eski mutlu günlerine geri döner.




Kitabın başında okuyucuda garip bir his uyanıyor. Bütün kitap boyunca bu dönüşümün açıklamasının nerede yapılacağını bekler ama ne yazık ki böyle bir açıklama yoktur. Kitap aslında bir trajediyi gözler önüne seriyor. Sadece bireysel değil aynı zamanda toplumsal problemlere de değiniyor. Ekonomik problemler insanları bir köleye dönüştürüyor. İnsanlar kendi istedikleri işi yapmak yerine para getirecek işleri yapmayı tercih ediyorlar. Bunun en belirgin örneği Gregor ile görülüyor. Gregor'un dönüşümü bir başkaldırıyı sembolize ediyor. Aslında böcek sembolü olması gereken insanı bizlere göstermeye çalışıyor. 







Kitapta dönüşümü sadece Gregor değil aynı zamanda kız kardeşi Grete'de yaşıyor. Kitabın başlarında Gregor ile ilgilen, ona yemekler götüren kız bir anda onunla ilgilenmemeye hatta onun evden gitmesinin gerekli olduğunu söylemeye başlar. Grete küçük saf bir kız çocuğundan bir kadına dönüşür ve o da toplumun bir kölesi olur. 

Kafka'nın bütün eserlerinde en çok göze çarpan Baba-Oğul ilişkisini bu kitapta da görüyoruz. Gregor'un babasının kötü davranışları, Gregor'un ölümüne sebep olan elmayı fırlatışı bunu sembolize etmektedir. 

Yabancılaşma, hiçlik duygusu ve yalnızlık gibi konuları işleyen bu kitabı mutlaka okumalısın. Daha önceki yazıma ulaşmak içinde buraya tıklayabilirsiniz.


Kitapla kalın....



Devamını oku »

4 Haziran 2015 Perşembe

Kitap İncelemesi / Uwe Timm-Kardeşimin Gölgesinde

 


Bir ülke düşünün acıların en acısını yaşamış, bir nesil düşünün savaşın izlerini taşıyan...

Uwe Timm otobiyografik kitabı olan "Kardeşimin Gölgesinde"yi yazarken kendi ailesinden, özellikle abisinden yola çıkmıştır. Nazi askeri olan abisi Karl-Heinz ile ilgili tek anısı henüz 3 yaşlarındayken hatırladığı bir oyun sahnesidir. Abisinin kollarının arasındadır, abisi onu havaya kaldırmıştır. Kitabın geri kalanıyla ilgili en büyük ipucu bu hatırladığı sahnedir. Karl-Heiz, doğu cephesinde ruslara karşı savaşmaktadır ve savaş sırasında ağır yaralanması sonucu ölmüştür. Ukrayna'da savaş sırasında yasak olmasına rağmen yazdığı mektupları, ailesine gönderdiği mektupları, ikinci dünya savaşını anlatan çeşitli alıntıları ve raporları derleyip bu kitapta bir araya getirmiştir yazar. 

Aslında kitap sadece bir aile hikayesini anlatmakla kalmıyor, Alman tarihine bir kanıt niteliği taşıyor. Abisinin bir nazi askeri olarak soğuk kanlılığı, barbarca anlatımları ve şiddeti normal birşeymiş gibi anlatması yazarı büyük şoka uğratıyor. Aynı zamanda babasının Hitler yanlısı olduğunu bilmesi de onunla arasına mesafe koymasına yol açıyor. 

Yazar, kendisi de dahil olmak üzere bütün bir Almanya'ya kuşbakışı bakarak yazıyor bu kitabı. Tamamen objektif, kronolojik bir zaman dilimi olmadan, sade ama yer yer sıkıcı bir dil kullanıyor. Bu nedenle bu kitabı özetlemek ne yazık ki mümkün değil. 

Kitabın ana temasında ise bana göre "suçlular mı yoksa kurbanlar mı?" sorusunu büyük rol oynuyor. Yazarın esas sorguladığı bu barbarca hareketleri Almanların göz göre göre nasıl kabullendikleri, neden kimsenin ses çıkarmadığı, hemen yanlarındaki yahudi komşuları götürülürken neden sessizce izledikleri.... 

Ve bana göre esas problem "VİCDAN". Rahat mı?

Yer yer tüylerinizi diken diken edecek bu kitabı eğer Hitler dönemi Almanya'sını merak ediyorsanız mutlaka okumalısınız. 



Devamını oku »

8 Mayıs 2015 Cuma

Kitap İncelemesi / Sevgili Katil-Belinda Bauer



Yeni tanıştığım yazar Belinda Bauer'in ilk kitabı olan "Sevgili Katil" gerilim türünde bir psikolojik roman. Orjinal adı "Blacklands" olan bu kitabın Türkçe'ye "Sevgili Katil" olarak çevrilmiş ve bence kitap ile de gayet uyumlu olmuş, aynı şekilde kitabın çevirisini de sevdim. 

Gerilim türünde bu zamana kadar okuduğum kitaplar arasında beni etkilemesi açısından ne yazık ki son sıralarda yer alıyor. Çok başarılı yazarların çok ses getirmiş kitaplarından sonra böyle bir kitap beni hiç tatmin etmedi. Sanki eksik bırakılmış kısımlar, eksik bilgiler ve duygu açısından zayıflıklar var. 

12 yaşındaki Steven , 18 yıl önce bir çocuk katili tarafından öldürülmüş olan amcası Billy Peters'in mezarını aramaktadır. Her gün bölgenin farklı yerlerini kazar ama ne yazık ki amcasının kemiklerini bulamaz. Bunun üzerine hapishanedeki çocuk katili Arnold Avery'ye mektup yazmaya karar verir. 

Sayın Bay Avery,Ben WP'yi arıyorum. Bana yardım edebilir misiniz?
Saygılarımla

Bu mektup ile katil Arnold'un ilgisini çekmeyi başarır. Arnold şifreli mektuplar yollayıp bu mektuplaşma işini oyuna çevirmek ister. Steven ise sadece amcasını bulmak istemektedir. Steven ne büyükannesinden ne de annesinden kardeşine gösterilen sevgiyi göremez. Bu onu çok üzmekte ve hırpalamaktadır. En ufak bir sevgi parçacığı bile Steven'ı mutlu ederken, büyükannesi pencereden oğlu Billy'i bekler, annesi ise kardeşi Davey'i daha çok sever. Kısacası Steven evin içinde hayalet gibidir, unutulmuştur. Amcasının mezarını bulması ile aile içinde bir yer edineceğini inanır. 

Fakat katil için olay tamamen farklıdır. Steven'ın katile gönderdiği mektuplardan birindeki fotoğrafta Steven'in araba camından yansımasını görür. Steven'in bir çocuk olması katilde cinayet işleme isteğini yeniden canlandırır ve bir karmaşa sırasında hapishaneden kaçmayı başarır. Steven'ı bulmaya gider....



Devamını oku »

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Kitap İncelemesi / Beni Bulun Çünkü Bu Sizin De Hikayeniz Olabilir..-Michelle Knight & Michelle Burford






"Bu, bir hiç olduğu söylenen kadınlar için. Sizi üzmelerine, kalbinizi ezmelerine izin vermeyin. Acım katlanılamayacak kadar büyük olsa bile gülümseyebilmeyi hak ediyorum." 




"Hayat bazen iyi bazen kötü olur. Siz göz kırpana kadar hayat değişebilir, o yüzden her günü sanki o gün dünyadaki son gününüzmüşçesine yaşamalısınız. Çünkü trajedinin nerede başlayacağını asla bilemezsiniz."



Bir kitap bu kadar mı sarsıcı olur. Sadece 1 gün sürdü bu kitabı bitirmem, çünkü elimden bırakamadım. Kurtulmaları için bende onlarla çabaladım. Bu zamana kadar okuduğum kitap sayısını inanın bilmiyorum ama sanırım en çok etkilendiğim kitaplardan birisi oldu. 2 gündür blog başına oturup şu yazıyı yazmaya çalışıyorum, olmuyor. Hayatın bize neler getireceğini bilemeyiz. Her gün kaç kadın cinayeti, kaç kaybolma haberi görüyoruz değil mi? Bunlardan birisi biz olabiliriz, kardeşimiz, annemiz, kuzenimiz, en yakın arkadaşımız ya da çocuğumuz da olabilir bunun farkındasınız değil mi? Ben bu yazıyı yazarken acaba birileri bir yerde nasıl acılar çekiyor diye düşünmeden edemiyorum. Bu kitap bana çok derin duygular taşımama sebep oldu. O kızlar işkenceler çekerken biz dışarıda hiçbir şeyden habersiz mutlu mesut hayatımızı yaşadık. Çok canım yanıyor sevgili okuyucularım. Kitabı okurken bir ara gerçekten kasıldığımı hissettim, hüngür hüngür ağladım. Onların acılarına ortak oldum. Etrafımızdaki insanlara güvenmeden önce defalarca düşünmeliyiz, hatta kimseye güvenmesek mi desem bilemedim. Hiç ummadığımız kişilerin içinde nasıl bir canavarın yattığını bilemiyoruz ne yazık ki. Ve bana kalırsa herşeyden önemlisi bu noktada hepimize bir görev düşüyor; korkmayalım arkadaşlar, polisi aramaktan korkmayalım. Komşumuzun evinden garip sesler duyduğumuzda, sokakta bir kadının tuhaf davranışlar sergilediğini gördüğümüzde arayalım polisi. Kalbimizin sesini dinleyelim, üç maymunu oynamayalım, ucu bana dokunur diye düşünmeyelim. Yarın bizim de başımıza gelebilir bunu asla unutmayalım....

Bu kadar uzun bir giriş yaptığım için üzgünüm, fakat bunları söylemem gerektiğini düşündüm. Şimdi biraz kitabın konusuna değinelim:




Sevgili Michelle Knight, küçücük bir kız çocuğuyken akrabası tarafından tecavüze uğruyor. Üstelik sayısız kere... Çok fakir bir aileye sahip ve aynı evde yaklaşık 15 kişi yaşıyorlar. Kardeşlerine ve kuzenlerine de annelik yapan Michelle evden kaçıp köprü altlarında bile yatıyor. 17 yaşındayken okulda onunla ilgilenen bir çocuğa kanıp ondan hamile kalıyor. Oğlunu aldırmak istemiyor çünkü tutunacak tek dalının o olduğunu düşünüyor ve oğlu dünyaya geliyor. Annesinin sevgilisini bir gün içkili bir halde çocuğun kolunu kırması üzerine çocuk Michelle'in elinden alınıp bakıcı ailelere veriliyor. Michelle'in tek istediği çocuğunu velayetini geri almaktır ve bunun için elinden geleni yapar. Bir gün oğluna giderken adresi bulamaz ve bir markete girip oradakilere sorar. Ve karşısına Ariel Castro çıkar, arkadaşının babası. Adresi bildiğini ve onu götürebileceğini söyler. Michelle ona güvenir sonuçta arkadaşının babasıdır ve oğluna gitmesi gerekiyordur. Ne yazık ki hiçbir şey düşündüğü gibi olmaz. 

"Ne zaman bir kelebek görsem hayatın gerçekten ne kadar değerli olduğunu tekrar hatırlıyorum. Tırtıldan güzel bir kelebeğe dönüşebilmek, özgürce ve mutlu bir şekilde nereye istiyorsan oraya uçabilmek. Sana ne yapman gerektiğini söyleyen birileri olmadan yaşamak. Ben de hiçbir endişem, kaygım, acım olmadan; hiçbir şey için gözyaşı dökmeden özgürce uçacağım günü bekliyorum."

Castro onu evine götürür ve 11 yıllık esaret başlar. Dayanılmaz işkencelere, dayaklara, tecavüzlere ve hakaretlere maruz kalan Michelle için tek dayanağı oğludur. Bir gün ona kavuşmanın hayaliyle bu yaşadıklarına dayanır. 5 kere Castro'dan hamile kalır ama adam hepsini işkenceler ile düşürttürür. Castro'nun ona yaptıkları yetmezmiş gibi eve 2 kızı daha getirir. Amanda Berry ve Gina DeJesus... 3 kadın çok zor günler geçirirler. Özellikle Gina, Michelle için büyük bir dayanak olur. Amanda ise Castro'dan bir çocuk dünyaya getirmiştir. 11 yıl sonunda bir gün Castro'nun kapıyı iyi kilitlememesi sonucunda Amanda kaçabilmiş ve komşusundan polisi arayabilmiştir. İşte kurtuluşları bu şekilde olmuş, Castro müebbet hapse çarptırılmıştır. 

"Başınızı dik tutabilme gücünüzün olmasının ne demek olduğunu şimdi anlıyorum; acılarla geçen onca yılı eğilmeden geçirebilmenin ardından. Kendi gözümden bakınca ben muhteşem biriyim; çünkü hala sefalet dolu bir hayattan daha büyük bir şeyin olduğuna inanma cesaretini gösterebiliyorum."

                                 

"Beni öldürmeyen şey güçlendirir. Ölüm kolay kaçış yolu. Başını dik tutup yaşamak, eğilip ölmekten daha güzel. Acı penceresinden bakıyor ve muhteşem sonumu bekliyorum. Tonlarca işkenceyle pek çok gün geçirdim. Kalbim kırık. Acımı hissediyor musun?"



Konu ile ilgili daha detaylı bilgiler için Onedio sitesinin hazırladığı yazıya da tıklayarak göz atabilirsiniz.


Devamını oku »

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Kitap İncelemesi / Hiç Olmamış Gibi Yapalım-Jenny Lawson

Daha önce birçok blogger arkadaşımda gördüğüm ve merak ettiğim bu kitaba kitap fuarında buldum, hemde sadece 5 liraya. Şok şok şok :) Neyse efenim elimde bir sürü kitap varken kafamı dağıtacak bir şeyler aradığım için bu kitaba başladım. Söylemeden edemeyeceğim aynı anda 4 kitap okuyorum (çünkü edebiyatçı olmak bunu gerektirir) ve durumum ciddi anlamda vahim. Çünkü bütün karakterler, olaylar, her şey ama her şey birbirine karışıyor :( E haliyle gördüğüm rüyalar da bir o kadar saçma oluyor. Geçen gece rüyamda uçan bir inek gördüğümü söylesem bana deli muamelesi yapmazsınız değil mi? Ciddiyim, tam olarak uçan bir inekti (milka ineği gibi). İşte böyle bir dönemdeyim ve kafayı sıyırmak üzereyim. Bu kadar şeyi neden anlattığımı bilmiyorum, ama önemi de yok, sonuçta burası benim çöplüğüm adamım! Adamım derken? Ne gereksiz ve bize uzak bir kelime değil mi? İşte bende böyle bir kitap tutuyorum elimde. Ne demek istediğimi anlamamış olabilirsiniz, şöyle söyleyeyim ki; çeviri tek kelimeyle "BERBAT". Kitap harika, ama eğer kendi dilinde yani İngilizce okursanız. Burada bence benim gibi bir çok kitapseverin de mağdur olduğu bir konuya girmek istedim, çünkü kimsenin bize işkence yapmaya hakkı yok. Çevirmen için bir şey söylemek istemiyorum, çünkü biliyorum ki ondan ne isteniyorsa o şekilde çeviriyor. Muhtemelen bu kitapta kelimesi kelimesine çevrilmiş ve hiçbir şekilde Türk kültürü, dili dikkate alınmamış. Resmen kocaman bir kültür karmaşası ve kültür boşluğu yaşıyoruz. Bu kitap hakkında okuduğum bir sürü kötü eleştirinin esas kaynağı bu arkadaşlar. Size katılmıyorum, bence kitap çok başarılı ama çevirisi kötü. Bu nedenle de okurken yer yer sıkılıyor insan, hatta uykuya dalabiliyor ^^.  





Kitap ünlü blogger Jenny Lawson'a ait, kendi hayatından kesitleri anlattığı bir anı romanı. Kitabın içinde Jenny'e ait fotoğraflarda var, ki bence bu çok güzel bir detay olmuş. Kim bu Jenny derseniz fotoğrafa tıklayarak sitesine gidebilirsiniz:) 







Bu kitapta neler mi var? Neler yok ki. Jenny'nin garip mi garip hayatıyla tanışmaya hazırlanın. Yer yer kahkaha attığım oldu gerçekten ve yer yer de kendimden bir parça gördüm. Sonuçta benim de pek normal bir hayatım olduğu söylenemez. Hatta Jenny ile kapışabilirim, gerçekten! Her neyse kitabın bence en garip kahramanı Jenny'nin babasıydı. Ölmüş hayvanlara merakıyla ve eve getirdiği tuhaf hayvanlarla çocuklarının psikolojisini nasıl bozabilir bir baba bunu görüyoruz. Taksidermi dükkanı ise ayrı bir facia :) Bütün bu olaylara sesinin pek çıkarmayan anne ise etkisiz eleman gibi bir şeydi sanki. Sonra Jenny Victor ile tanışıyor ve hayatının tuhaf 2. perdesi başlıyor. Kızı Hailey'in doğumunu ve anneliğini tatmasını biraz iğrenç bir şekilde anlatsa da kızını korumak için köpeklere kendi ısırttığı da oldu. Victor ile ilişkileri ise tamamen komediydi. Victor'un hala neden Jenny ile evli olduğu konusunda hiçbir fikrim olmasa da, aralarındaki komik diyaloglar ve tehditler gerçekten çok eğlenceliydi. Bir de taşındıkları yeni ev var tabi. Hayvan saldırıları, ölümleri, istilaları, zombiler ve evin altında gömülü olduğunu düşündüğü mezarlar... 



İşte kısaca böyle eğlenceli ve tuhaf bir kitap. Ben sevdim, yer yer sıkılmalarıma rağmen. Bana pek bir şey katmamış olsa da boş zamanlarımı geçirip kafa dağıtmak için iyi geldi. 


Ha bir de İsa'nın zombi olma olasılığı var, onu da okuyunca anlarsınız :) 


Devamını oku »

22 Nisan 2015 Çarşamba

Mim / Bir Kitap Olsaydım

Sevgili "Kore Günlüklerim" bloguna bu güzel mime beni de kattığı için teşekkür ederim. Tam bana göre gerçekten :)

Hiçbir zaman mantık insanı olamadım. Mantıksal düşünüp hareket eden insanları da asla anlamadım. Denemedim mi sanıyorsunuz, tabi ki denedim. Kalbimi aldım çöpe attım, sonra bir baktım ki kendimi kaybetmişim. Yok dedim olmuyor, ne yaparsam yapayım başaramıyorum. Sonunu bile bile aynı hatayı yapıyorum, bile bile yanlışı seçiyorum. Hayır asla bıkmıyorum. Düşüyorum, dizlerim kanıyor, günlerce ağlıyorum, acım içime içime akıyor ama yok pes etmek bana göre değil, yine bir gayret kalkıyorum. Kalbimin sesini dinlemek bana bu zamana kadar ne kazandırdı derseniz, çok iyi insanlar... Şaka şaka hep en yakınımdakilerden yedim en büyük darbeleri. 24 yıldır aradığım tek bir soru var: "Mantık nerede?" 

İşte bir kitap yazacak olsam, adını "Mantık nerede?" koyarım. Satar mı satmaz mı bilmiyorum ama bu dünyada yalnız olmadığımdan eminim. Elbet birilerinin "kalbine" dokunur. Şöyle bir an bakınca sanki bir kişisel gelişim kitabı gibi duruyor :) Aman, kitap benim kitabım değil mi! Burda kuralları ben koyarım! İç yüzleşmelerimi, hayata bakış açımı, yaşadıklarımı yazacağım bu kitap yer yer trajik komik yer yer ise acı içerir. 


Kitap Kapağım şu resimdeki gibi bir şey olurdu ama tam olarak istediğim bu değil, daha yaratıcı bir şeyler olmalı. Hafif esprili hafif hüzünlü bir kapak olmalı ama asla öyle rengarenk değil. 

Arka Kapak Yazısı:

Ordan tuttum olmadı, burdan tuttum olmadı. Kalbim beni bir türlü rahat bırakmadı. Aklını yitirmişcesine hatalar yaptım. Neye elimi attıysam kuruttum. Düşe kalka yaşarken, kaybettiğim aklımı aradım. Sevdiğim insanlar mı? Hakikaten nerede onlar? Hele ben hep yanındayım diyenler? Neyse buralarda bir yerde mantığımı düşürmüşüm, gören oldu mu?

Önsöz:

Bir sabah farkettim ki kedim bile benden daha mantıklı davranıyor. Aklım hep karışık, devamlı konuşuyorum. Kalpsiz olmak nasıldır acaba? Şu koca evrendeki yalnızlığıma ortak olacak birilerini arıyorum. İşte karşımdasın, hoşgeldin. Sende mi anlaşılmadığını düşünüyorsun, boşver en azından bir fincan kahven ve düşüncelerine ortak olacak biri var karşında. Tanışalım mı?

Kime ithaf olurdum?

Benim gibi hisseden herkese.....

Bende sevgili "Çay Geçen Hanı" blogunu mimliyorum, eminim ki harika bir kitap yaratacaktır.

Sevgiler.
Devamını oku »

Film Molası / Ruby Sparks (Hayalimdeki Aşk)



Bu aşk meşk olayları ne kadar karmaşık meseleler değil mi? Birisiyle tanışırsınız, ayılırsınız bayılırsınız, onsuz bir dakika bile geçirmek istemezsiniz değil mi? Evet her ilişkinin ilk günleri heyecanlıdır, karnınızda kelebekler mi uçuşmaz, filler mi debelenmez. Ama gel gör ki mutlu son sadece masallarda oluyor. Aradan biraz zaman geçtikten sonra o ilk zamanlarda göremediğin şeyleri görmeye başlarsın. Ağzını şapırdatmasından tut ayağına giydiği ayakkabı bile batmaya başlar size. Nedir bu kusur arama merakı bilmiyorum, sanki biz dört dörtlük insanlarız da bir tek karşımızdaki yamuk. Yok öyle yapma, yok böyle söyleme, yok gelme, yok gitme derken bir bakmışız tek yaptığımız karşımızdakini değiştirmeye çalışmak olmuş. Bir ilişkiye başlayınca canavarlaşmayan kaç kişi var acaba aramızda ? Peki bu durumdan mutlu olan kaç kişi var ?



İşte tüm bu anlattıklarımı alışılmışın dışında bir tarzda izlemek istiyorsanız, karşınızda "Ruby Sparks". Alışılmışın dışında diyorum çünkü sıradan bir romantik komedi değil. Oğlan kıza aşık olup agucuk gugucuk bir aşk yaşayıp sonsuza kadar mutlu falan olmuyorlar. Bu tarz filmleri sevmediğimi artık çok iyi biliyorsunuz değil mi :) 

Kahramanımız Calvin genç ve başarılı bir yazardır. Fakat hem sosyal hayatında kardeşi dışında arkadaşının olmaması ve eski sevgilisi Lila'dan sonra kendisine uygun bir kız bulamaması psikolojik olarak onu olumsuz etkilemiştir. Yazar dediğin yazar kardeşim baskısının altında zor zamanlar yaşayan Calvin kaybolan ilhamını bir gece rüyasında bulur. Rüyasında gördüğü kızdan etkilenerek bir karakter yaratan Calvin, bu güzel kıza "Ruby" adını verir. Yarattığı bu güzel ressam Ruby, Calvin için büyük bir mutluluk kaynağı olur. Hatta ona aşık olmaya başladığını ve onu yazmak için uyumak bile istemediğini söyler. 



Gel gör ki 1 hafta sonra bir sabah mutfağında ona yumurta yapan Ruby'i görür ve yaşadığı şokla ne yapacağını bilemez. Yarattığı kahraman gerçek olmuştur kanlı canlı karşısındadır. 


Filmin devamında Calvin'in yarattığı kahramanla imtihanına tanık oluyoruz. Öyle aman aman bir film beklemeyin derim. Büyük beklentilerle izlerseniz büyük ihtimal hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. İlişkilere farklı bir bakış açısıyla yaklaşılmış ve bu durumda filmi bence farklı kılan en büyük özelliktir. Konu açısından çok defa karşılaşmış olabilirim ama bu kurgu ile ilk defa karşılaştım. Durağan bir film olduğu için arada ufak bir şekerleme bile yaptım ama filmde kesinlikle şeytan tüyü var, insanda merak uyandırıyor. 


Devamını oku »

21 Nisan 2015 Salı

Film Molası/ Whiplash


Herkese merhabalar.. "Çay Geçen Hanı" blogu sayesinde tanıştığım bir film yazısı ile buradayım. 2014 yapımı Amerikan drama filmi "Whiplash" 87. Akademi Ödülleri'nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Film Kurgusu ve En İyi Ses Miksajı dallarında 3 tane ödül almıştır. Uzun süre adından söz ettiren bu film konusu ve akıcılığı ile gerçekten son zamanların yapılmış en iyi filmlerinden biridir. Filmin başrol oyuncuları Miles Teller ve J.K.Simmons'dır. İkisi de bana göre yapabilecekleri en iyi oyunculuğu sergilemiş gibi duruyorlar. 


Kısaca filmin konusuna değinecek olursak eğer, Andrew Neiman, Shaffer Konservatuvarı'nda öğrencidir. Bateri onun için büyük bir tutkudur ve küçüklüğünden itibaren hayatını buna adamıştır. Okulun en önemli hocalarından biri olan Terence Fletcher, Neiman'ı müzik alanındaki yeteneğinden ötürü kendi grubuna yardımcı baterist olarak alır. Fakat Fletcher öğrencilerin korkulu rüyasıdır. Öğrencilere inanılmaz hakaretlerde bulunur, kovar, hırpalar, vurur ve küçük düşürmek için elinden geleni yapar. Tek istediği daha iyisini yapmalarıdır. Andrew'de ilk gününde "Whiplash" isimli eseri doğru çalamaz. Bunun karşılığı kafasına fırlatılan bir sandalye ve tokat olur. Fakat bu durum Andrew'i daha da hırslandırır, elleri kanayana kadar antrenman yapar. 
Fakat ne yazık ki Andrew ne kadar iyi olursa olsun Fletcher'i mutlu edemez ve bu onu daha da hırslandırır. 


Bütün film boyunca harika bir caz dinletisi yaşıyorsunuz. Aynı zamanda öyle bir gerilim var ki, son zamanlarda hiçbir filmde böyle olmamıştım ben. Meğer hırs, öfke, sevgi, nefret ve istek birleştiğinde neler oluyormuş. Özellikle Fletcher ve Andrew'in beraber olduğu sahneler öyle gerilim dolu öyle başarılıydı ki hissettiklerimi anlatacak uygun kelimeyi bulamıyorum. Muhteşem bir film izlemek istiyorsanız, işte "Whiplash"! Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacağınız bir akıcılığa sahip olan bu filmi izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. 



Devamını oku »

20 Nisan 2015 Pazartesi

Kitap İncelemesi / Kaybolan-Hans Ulrich Treichel


Herkese merhabalar... Bugünkü kitap incelememiz ünlü alman yazar ve filolog Hans Ulrich Treichel'den geliyor.. "Kaybolan" isimli ünlü kitap sayesinde tanınan bu yazarımız Leipzig'te hala eğitimci olarak çalışmalarına devam etmektedir. 

Bildiğiniz gibi II. Dünya Savaşı sonunda Adolf Hitler Sovyetler'e karşı yenilgiye uğramış, hatta bunun sonucunda intihar etmiştir. Sovyetlerin hızlı ilerleyişleri karşısında doğudaki birçok Alman vatandaşı Almanya'ya geri dönmek için tabiri caizse Ruslardan kaçmışlardır. Tabi ki bu kaçışlar o kadar kolay olmamıştır. Kızıl Ordu'nun acımasız işkencelerine maruz kalmışlardır. Birçok Alman öldürülmüş ve birçok Alman vatandaşı kadın tecavüze uğramıştır. Yazarımız Hans Ulrich Treichel savaşı yaşamamış olmasına rağmen savaş sonrası etkileri üzerinde hissetmiştir. Çünkü ailesi bu kaçışı yaşamış, hatta bir çocuklarını da bu kaçışta kaybetmişlerdir. Yazarımızın annesinin ölüm döşeğindeyken açıkladığı bu gerçek sonunda Treichel bu kitabı yazmaya başlamıştır. 

Kitabı küçük bir çocuk anlatıyor. Bu kaçış sırasından kaybolmuş olan Arnold isimli kardeşine karşı hissettiklerini masum bir dille okuyucunun gözlerinin önüne seriyor. Doğduğu andan itibaren evde hakim olan ama bir türlü sebebini bilmediği utanç ve suçluluk duygusunu anlatıyor. Anne ve babasıyla hiçbir şekilde iletişim kuramayan anlatıcımızın acılarına tanık oluyoruz. Kaybolan oğullarını arayan anne ve babanın yaşadığı uzun süreç ve bu süreçte anlatıcımızın yaşadığı kıskançlıkları, sinirlilik hallerini, psikolojik olarak yarattığı hastalıkları görüyoruz. 


Bir solukta okunan bu kitapta göze çarpan noktalardan bir tanesi de savaşın etkilerinin hala insanlar üzerinde nasıl devam ettiği, Almanya'nın savaş sonrasındaki toplumsal, ekonomik ve psikolojik durumudur. 

Aynı şekilde kitabın bana göre en can alıcı sorusu da şudur ki ; Ailenin esas kaybolan çocukları hangisi? Arnold mu, yoksa anlatıcı mı?

Farklı bir yazarla ve hem konu bakımından hem de anlatım tarzı bakımından farklı birşeyler aramakta iseniz kesinlikle tavsiye ettiğim bir kitap. 100 sayfadan daha kısa olmasına rağmen içinde binlerce duygu ve düşünceyi barındıran dolu dolu bir kitap. 

Keyifli okumalar....
Devamını oku »

25 Mart 2015 Çarşamba

Film Molası / Kocan Kadar Konuş


"Türkiye'de kadınların DNA'larına kodlanmış olan evlenme saplantısı, ne yazık ki bizim ailede daha yoğun. Millete ailesinden genetik miras olarak mavi göz kalır, bize bu evlenme saplantısı kalmış. 'Sinek kadar eri olanın dağ kadar feri olurmuş' atasözü, anneannem Peyker'in lafıdır. Yani o sözü söyleyen ata, bizzat benim anneannem.

Sözün özü, kocan varsa varsın, yoksa da geçmiş olsun. Hele ki bir de 30'una gelip de bekâr kaldıysan bu dünyada yatacak yerin yok!"











Uzuun bir süre çok satanlar listesinden inmeyen, birçok blog turuna konu olmuş ve birçok blogger tarafından da incelenmiş olan Şebnem Burcuoğlu'na ait "Kocan Kadar Konuş" kitabı sinemaya uyarlandı arkadaşlar. Adından çokça söz ettiren bu kitabı okumayanlardan biriyim. Nedendir bilinmez ama bu tarz kitapları pek okumayı tercih eden birisi değilim. Bu nedenle de filme uyarlandığında ve fragmanlarda gördüğüm kadarıyla eğlenceli bir şeye benzediği için izlemeye gittim. İyi ki de gitmişim :) 
Kendi yorumuma geçmeden önce filmin konusundan bahsedelim;


Konu aslında biziz, yani Türk kadınları :) 30 yaşına gelmiş Efsun, hala bekardır ve aradığı aşkı bir türlü bulamamıştır. Kıskanmaz, trip atmaz, makyaj yapmaz, numaralarla uğraşmaz; yani bir erkeği diğer kızların yaptığı gibi parmağında oynatmayı bilemez. Onun için dürüstlük ve olduğun gibi olmak her şeyden önemlidir. Fakat İzmirli ailesi deyim yerindeyse başının etini yemektedirler. 20 yaşındaki kuzeninin de evleneceğini duyunca artık evlenmeye karar verir. Teyzesi, anneannesi, annesi ve kuzenleri nasıl davranması, nasıl giyinmesi gerektiğini ona öğretmeye başlarlar. Ve lise aşkı Sinan ile karşılaşması da işin tuzu biberi olur. Sinan'ı nikah masasına oturtma süreci böylece başlar.



Benim film hakkındaki düşüncelerime gelirsek ki Ezgi Mola son zamanlarda gördüğüm en başarılı komedi oyuncusu. Hem güzel, hem yetenekli, hem zeki bir kadın olduğunu düşünüyorum. Bu filmde de harika bir oyunculuk sergilemiş. Bana kalırsa filmin kadrosu gerçekten çok güzel, sadece Sinan rolünde Murat Yıldırım olmasa mıydı acaba diye düşünmedim değil. Sanki yakışmamışlar gibi gibi... 

Türk komedilerinde gördüğüm ve ön yargı ile yaklaştığım bir durum var. Benim şahsi düşüncem şu ki bu zamana kadar yapılmış Recep İvedik gibi filmlerde komedi sanki sadece küfürle ve argoyla yapılırmış gibi bir durum söz konusuydu. Bu nedenle bir Türk komedi filmine giderken hep kafamda şu soru vardır "Çok mu küfür vardır acaba?". Beni gerçekten rahatsız ediyor, gülmüyorum, tiksiniyorum. Ama bu film öyle güzeldi ki çok orijinal espriler, çok marjinal karakterler ve çok kaliteli bir oyunculuk vardı. 


Spoiler vermek istemiyorum ama "Adile Naşit mi o?" sahnesine gülerken karnıma ağrılar girdi :) Sanırım filmin en sevdiğim kısmı oydu. "Aşkı En İyi Anlatan Yazar" ile hayali arkadaşlığı ve babasının devamlı börek yapması falan harikaydı. 


Filmde eleştireceğim tek şey şu ki bazı yerler bana çok fazla geldi. Mesela Efsun'un gördüğü rüyalar, çok abartılmış, görüntü kalitesi açısından başarısız olunmuş ve olmasaydı da olurdu dedirten sahnelerdi. Bir de ne yalan söyleyeyim Efsun'un devamlı izleyiciye dönüp konuşması da bir yerden sonra bayıyor ve keşke bu kadar kesit kesit durup konuşmasa dedirtiyor. 






Ama olsuunn, ben bu filmi çoook sevdim. Ailecek gidip izlenilecek ve bol bol kahkaha atılacak bir film. Ülke olarak, toplum olarak sinir küpü halimizi bir nebze yumuşatabilir en azından. Alın çoluğunuzu çocuğunuzu, kankinizi, annenizi ve koşun gidin izlemeye diyorum ve sizi seviyorum. İyi seyirler..


Devamını oku »

23 Mart 2015 Pazartesi

Film Molası/ Uyuyana Kadar-Before I Go To Sleep

Her sabah hiçbir şey hatırlamadan uyansanız siz ne yapardınız?



Ne zamandır izlemek istediğim ama yoğunluktan dolayı bir türlü zaman ayıramadığım "Uyuyana Kadar" isimli filmi sonunda izleyebildim. Bilindiği üzere film aslında S. J. Watson'un çok satan romanının bir uyarlaması. Kitabını da okuduğum için yorumumu yaparken daha farklı bir gözle baktığımı söyleyebilirim. 

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki kitaptan pek bir farkı yok ve hemen hemen aynı tadı alabiliyorsunuz. Gerilim türündeki bu filmin sonu tamamen şaşırtıcı ve beklenmedik. Fakat ben sonunu bildiğim bir şeyi izlerken ne kadar keyif aldım orası muamma. Zira kitap bittiğinde çok şaşırmıştım. Kitabı okurken de sanki bir senaryo okur gibiydim ve bu film olmalı diye düşünmüştüm. Neyse ki beni kırmadılar :) 


Filmin konusuna değinecek olursak eğer; Christine geçirdiği kötü bir kaza sonucunda her sabah hiçbir şey hatırlayamadan uyanır. Kendini henüz 20'li yaşlarında sanar iken aynada 40 yaşında olduğunu görünce şaşırır. Kocası "Ben" ise her yere onun hatırlamasına yardımcı olacak notlar ve fotoğraflar yapıştırmıştır. Kocasının işe gitmesinin ardından ev telefonunun çalmasıyla aslında kendisinin geçmişi hatırlamak için çabaladığını ve bir kamerayla günlük tuttuğunu öğrenir. Başarılı nörolog sayesinde çoğu şeyi hatırlamaya başlayan Christine, kocasının yalan söylediğini ve ona güvenmemesi gerektiğini devamlı kendisine hatırlatır. Böylece geçmişini ve başına gelen kazayı hatırlayabilmek için elinden geleni yapar. İşin en kötü yanı ise her sabah aynı olayları yaşıyor olmasıdır. 



Kitabına dönecek olursak, kitapta devamlı aynı şeyleri okumak sıkıcıydı açıkcası. Kitaba başlayıp sıkıldığı için bırakan bir sürü tanıdığımın olduğunu da söyleyebilirim. Gerilim türünün en çok sevenlerinden biri olarak benim için okunasıydı ve iyi ki de bırakmayıp okumuşum dediğim kitaplardan biriydi. 


Nicole Kidman, kesinlikle bu rol için biçilmiş kaftan. Harika oyunculuğu ile yine beni etkilemeyi başardı. Gerçekten yaşıyor gibiydi. Film, gerilim türünde olmasına rağmen öyle nefesinizi tutup izleyeceğiniz bir gerilim değil ne yazık ki. Biraz kafa yormanızı ve puzzle gibi parçaları birleştirmeye çalışmanızı sağlıyor. Ama filmin sonu gerçekten beklenmedik bir şekilde bitiyor. Benim gibi filmin sonuyla değerlendirenlerdenseniz tam size göre olduğunu söyleyebilirim. 92 dakika gibi ideal bir süreye sahip olan bu film, son zamanlarda kitaptan uyarlanan filmler arasında ilk sıralarda yer alabilecek nitelikte. 

Bence bir şans verin ve bu konu bakımından da farklı olan filmi izleyin. 


Devamını oku »

18 Mart 2015 Çarşamba

Nedir Bu Kırmızı İp?


Herkese merhabalar ve kocaman sevgiler,

Bu seferki yazımı çok ilgimi çeken bir konu üzerine yazmak istiyorum; "Kırmızı İp". Evet, eminim ki benim gibi herkesin bileğinde görüp "Nedir bu kırmızı ip?" sorusunu sormuş birçok kişi vardır. İşte bu yazımda da bu sorunun cevabını bulacağız.

Farklı kültürlerden, farklı inançlardan, farklı dinlere mensup ve dünya bakışı tamamen farklı olan birçok insanın bileğinde gördüğümüz bu kırmızı ip aslında eski bir Kabala inanışıdır. 

Kabala nedir?

Kabala eski bir öğretidir ve "almak" anlamına gelmektedir. Ama lütfen karıştırmayalım ki Kabala bir din DEĞİLDİR! Kabala öğretisi sayesinde evreni anlamak konusunda farklı bakış açılarına sahip olup ve daha derin duygular hissedebilirsiniz. Aslında tek bir amacı var ki hayatınızı daha güzel ve yaşanır yapabilmek. Allah'ın veyahut inandığınız Yaradan'ın elini ve kuvvetini üzerinizde daha güçlü hissetmeniz için yardımcı olur. Bu nedenle bu öğreti belirli bir dine mensup değildir, aynı şekilde din değiştirmek gibi birşey de değildir. Kabala'nın temelini; sevmek, sevilmek, güvende hissetmek, sağlıklı olmak ve sevdiklerimizin mutlu olmasını istemek oluşturur. Hepimiz kocaman bir monotonlukta yaşamıyor muyuz? Bütün bu koşuşturmanın içinde bazen çevremizdeki insanları, güzellikleri göremiyoruz. Hatta kendimizi unutup, kendimize bile değer veremiyoruz. Kabala ile bu karmaşadan kurtulup, Yaradan ile bağlarımızı güçlendirebiliyoruz. 

Ve dönelim esas konumuza; işte bu kırmızı ip Kabalistler tarafından başlatılmıştır. Amacı, bizi kem gözden, kıskançlıktan ve hastalıklardan korumaktır. Sol bileğe takılan yün bir kırmızı ip ile ruhsal olarak kötülüklerden arınabiliyoruz. Kabala teorisinden az çok bahsettiğim için rahatça söyleyebilirim ki Kabala hep pozitif ve iyi düşünceleri barındıran bir öğretidir. Asla yasaklar ve emirler yoktur.



İpi nasıl takmalıyız?

Kırmızı ip sol bileğe takılır, çünkü Kabalistler vücudun sol yanın negatif güçlere açık olduğuna inanırlar. Bu ip sayesinde negatif düşünceler ve duyguların vücuda girişi engellenmiş olur. İp, bileğe 7 düğüm ile bağlanır ve bu ipi bağlayan kişinin de sizi seven birisinin olması büyük önem taşır. İp bağlanırken başkalarına karşı kötü düşüncelerden vazgeçeceğinizi de niyet etmelisiniz. 


"Ne dersiniz takalım mı ?"


Devamını oku »

15 Mart 2015 Pazar

Dizi Molası / The 100



Benim gibi yeni bir dizi arayışındaysanız ve ne yapsam hangisini izlesem diye düşünüyorsanız doğru yerdeniz. Bu yazımda yeni yeni izlemeye başladığım ve sempati duyduğum güzel bir diziden bahsetmek istiyorum. Ortalama 42 dakika süren dizimizin ismi "The 100", yaklaşık 1 yıllık bir dizi ve 2. sezon yeni yayınlanıyor. İşin güzel yanı ise 3. sezon için de CW tarafından onayı almış. Yani yeni bir diziye başlamak için ideal :) 

Dizimizin konusuna gelecek olursak eğer 97 yıl önce dünyada nükleer bir savaş gerçekleşmiş ve dünyanın tamamı radyasyondan etkilendiği için insanlar için yaşam imkansızlaşmıştir. Bu yüzden hayatta kalanlar dünyanın yörüngesinde bulunan bir istasyon kurup yaşamaya devam etmişlerdir. Ama ne yazık ki kaynakları kıttır ve istasyonda çatlak vardır. Yaklaşık 3-4 ay gibi ömürleri kalmıştır. Hem yaşam sürelerini uzatmak hem de dünyanın ne durumda olduğunu öğrenmek için tutuklu olan 100 mahkumu dünyaya gönderirler. Fakat dünyaya fırlatıldıkları sırada gerçekleşen bir terslik yüzünden uzay istasyonu ile mahkumlar arasındaki bağlantı kesilir. Dünyaya inen 100 kişi erzakların bulunduğu Weather Dağı'na ulaşabilmek için çeşitli yollar aramaya başlarlar. Bu sırada grup içinde başlayan gruplaşmalar, aşklar ve arkadaşlıklar işleri iyice karıştırır.



Amerikan yapımı bu dizide hem bilim kurgu, hem gerilim-aksiyon, hem de dram türünü görebiliyoruz. İzlerken insanı sıkmayan, aksine merak uyandıran bir yanı olması gerçekten süper. 

Bence bir şans verilebilir, ne dersiniz?
Devamını oku »
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...