8 Mayıs 2015 Cuma

Kitap İncelemesi / Sevgili Katil-Belinda Bauer



Yeni tanıştığım yazar Belinda Bauer'in ilk kitabı olan "Sevgili Katil" gerilim türünde bir psikolojik roman. Orjinal adı "Blacklands" olan bu kitabın Türkçe'ye "Sevgili Katil" olarak çevrilmiş ve bence kitap ile de gayet uyumlu olmuş, aynı şekilde kitabın çevirisini de sevdim. 

Gerilim türünde bu zamana kadar okuduğum kitaplar arasında beni etkilemesi açısından ne yazık ki son sıralarda yer alıyor. Çok başarılı yazarların çok ses getirmiş kitaplarından sonra böyle bir kitap beni hiç tatmin etmedi. Sanki eksik bırakılmış kısımlar, eksik bilgiler ve duygu açısından zayıflıklar var. 

12 yaşındaki Steven , 18 yıl önce bir çocuk katili tarafından öldürülmüş olan amcası Billy Peters'in mezarını aramaktadır. Her gün bölgenin farklı yerlerini kazar ama ne yazık ki amcasının kemiklerini bulamaz. Bunun üzerine hapishanedeki çocuk katili Arnold Avery'ye mektup yazmaya karar verir. 

Sayın Bay Avery,Ben WP'yi arıyorum. Bana yardım edebilir misiniz?
Saygılarımla

Bu mektup ile katil Arnold'un ilgisini çekmeyi başarır. Arnold şifreli mektuplar yollayıp bu mektuplaşma işini oyuna çevirmek ister. Steven ise sadece amcasını bulmak istemektedir. Steven ne büyükannesinden ne de annesinden kardeşine gösterilen sevgiyi göremez. Bu onu çok üzmekte ve hırpalamaktadır. En ufak bir sevgi parçacığı bile Steven'ı mutlu ederken, büyükannesi pencereden oğlu Billy'i bekler, annesi ise kardeşi Davey'i daha çok sever. Kısacası Steven evin içinde hayalet gibidir, unutulmuştur. Amcasının mezarını bulması ile aile içinde bir yer edineceğini inanır. 

Fakat katil için olay tamamen farklıdır. Steven'ın katile gönderdiği mektuplardan birindeki fotoğrafta Steven'in araba camından yansımasını görür. Steven'in bir çocuk olması katilde cinayet işleme isteğini yeniden canlandırır ve bir karmaşa sırasında hapishaneden kaçmayı başarır. Steven'ı bulmaya gider....



Devamını oku »

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Kitap İncelemesi / Beni Bulun Çünkü Bu Sizin De Hikayeniz Olabilir..-Michelle Knight & Michelle Burford






"Bu, bir hiç olduğu söylenen kadınlar için. Sizi üzmelerine, kalbinizi ezmelerine izin vermeyin. Acım katlanılamayacak kadar büyük olsa bile gülümseyebilmeyi hak ediyorum." 




"Hayat bazen iyi bazen kötü olur. Siz göz kırpana kadar hayat değişebilir, o yüzden her günü sanki o gün dünyadaki son gününüzmüşçesine yaşamalısınız. Çünkü trajedinin nerede başlayacağını asla bilemezsiniz."



Bir kitap bu kadar mı sarsıcı olur. Sadece 1 gün sürdü bu kitabı bitirmem, çünkü elimden bırakamadım. Kurtulmaları için bende onlarla çabaladım. Bu zamana kadar okuduğum kitap sayısını inanın bilmiyorum ama sanırım en çok etkilendiğim kitaplardan birisi oldu. 2 gündür blog başına oturup şu yazıyı yazmaya çalışıyorum, olmuyor. Hayatın bize neler getireceğini bilemeyiz. Her gün kaç kadın cinayeti, kaç kaybolma haberi görüyoruz değil mi? Bunlardan birisi biz olabiliriz, kardeşimiz, annemiz, kuzenimiz, en yakın arkadaşımız ya da çocuğumuz da olabilir bunun farkındasınız değil mi? Ben bu yazıyı yazarken acaba birileri bir yerde nasıl acılar çekiyor diye düşünmeden edemiyorum. Bu kitap bana çok derin duygular taşımama sebep oldu. O kızlar işkenceler çekerken biz dışarıda hiçbir şeyden habersiz mutlu mesut hayatımızı yaşadık. Çok canım yanıyor sevgili okuyucularım. Kitabı okurken bir ara gerçekten kasıldığımı hissettim, hüngür hüngür ağladım. Onların acılarına ortak oldum. Etrafımızdaki insanlara güvenmeden önce defalarca düşünmeliyiz, hatta kimseye güvenmesek mi desem bilemedim. Hiç ummadığımız kişilerin içinde nasıl bir canavarın yattığını bilemiyoruz ne yazık ki. Ve bana kalırsa herşeyden önemlisi bu noktada hepimize bir görev düşüyor; korkmayalım arkadaşlar, polisi aramaktan korkmayalım. Komşumuzun evinden garip sesler duyduğumuzda, sokakta bir kadının tuhaf davranışlar sergilediğini gördüğümüzde arayalım polisi. Kalbimizin sesini dinleyelim, üç maymunu oynamayalım, ucu bana dokunur diye düşünmeyelim. Yarın bizim de başımıza gelebilir bunu asla unutmayalım....

Bu kadar uzun bir giriş yaptığım için üzgünüm, fakat bunları söylemem gerektiğini düşündüm. Şimdi biraz kitabın konusuna değinelim:




Sevgili Michelle Knight, küçücük bir kız çocuğuyken akrabası tarafından tecavüze uğruyor. Üstelik sayısız kere... Çok fakir bir aileye sahip ve aynı evde yaklaşık 15 kişi yaşıyorlar. Kardeşlerine ve kuzenlerine de annelik yapan Michelle evden kaçıp köprü altlarında bile yatıyor. 17 yaşındayken okulda onunla ilgilenen bir çocuğa kanıp ondan hamile kalıyor. Oğlunu aldırmak istemiyor çünkü tutunacak tek dalının o olduğunu düşünüyor ve oğlu dünyaya geliyor. Annesinin sevgilisini bir gün içkili bir halde çocuğun kolunu kırması üzerine çocuk Michelle'in elinden alınıp bakıcı ailelere veriliyor. Michelle'in tek istediği çocuğunu velayetini geri almaktır ve bunun için elinden geleni yapar. Bir gün oğluna giderken adresi bulamaz ve bir markete girip oradakilere sorar. Ve karşısına Ariel Castro çıkar, arkadaşının babası. Adresi bildiğini ve onu götürebileceğini söyler. Michelle ona güvenir sonuçta arkadaşının babasıdır ve oğluna gitmesi gerekiyordur. Ne yazık ki hiçbir şey düşündüğü gibi olmaz. 

"Ne zaman bir kelebek görsem hayatın gerçekten ne kadar değerli olduğunu tekrar hatırlıyorum. Tırtıldan güzel bir kelebeğe dönüşebilmek, özgürce ve mutlu bir şekilde nereye istiyorsan oraya uçabilmek. Sana ne yapman gerektiğini söyleyen birileri olmadan yaşamak. Ben de hiçbir endişem, kaygım, acım olmadan; hiçbir şey için gözyaşı dökmeden özgürce uçacağım günü bekliyorum."

Castro onu evine götürür ve 11 yıllık esaret başlar. Dayanılmaz işkencelere, dayaklara, tecavüzlere ve hakaretlere maruz kalan Michelle için tek dayanağı oğludur. Bir gün ona kavuşmanın hayaliyle bu yaşadıklarına dayanır. 5 kere Castro'dan hamile kalır ama adam hepsini işkenceler ile düşürttürür. Castro'nun ona yaptıkları yetmezmiş gibi eve 2 kızı daha getirir. Amanda Berry ve Gina DeJesus... 3 kadın çok zor günler geçirirler. Özellikle Gina, Michelle için büyük bir dayanak olur. Amanda ise Castro'dan bir çocuk dünyaya getirmiştir. 11 yıl sonunda bir gün Castro'nun kapıyı iyi kilitlememesi sonucunda Amanda kaçabilmiş ve komşusundan polisi arayabilmiştir. İşte kurtuluşları bu şekilde olmuş, Castro müebbet hapse çarptırılmıştır. 

"Başınızı dik tutabilme gücünüzün olmasının ne demek olduğunu şimdi anlıyorum; acılarla geçen onca yılı eğilmeden geçirebilmenin ardından. Kendi gözümden bakınca ben muhteşem biriyim; çünkü hala sefalet dolu bir hayattan daha büyük bir şeyin olduğuna inanma cesaretini gösterebiliyorum."

                                 

"Beni öldürmeyen şey güçlendirir. Ölüm kolay kaçış yolu. Başını dik tutup yaşamak, eğilip ölmekten daha güzel. Acı penceresinden bakıyor ve muhteşem sonumu bekliyorum. Tonlarca işkenceyle pek çok gün geçirdim. Kalbim kırık. Acımı hissediyor musun?"



Konu ile ilgili daha detaylı bilgiler için Onedio sitesinin hazırladığı yazıya da tıklayarak göz atabilirsiniz.


Devamını oku »

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Kitap İncelemesi / Hiç Olmamış Gibi Yapalım-Jenny Lawson

Daha önce birçok blogger arkadaşımda gördüğüm ve merak ettiğim bu kitaba kitap fuarında buldum, hemde sadece 5 liraya. Şok şok şok :) Neyse efenim elimde bir sürü kitap varken kafamı dağıtacak bir şeyler aradığım için bu kitaba başladım. Söylemeden edemeyeceğim aynı anda 4 kitap okuyorum (çünkü edebiyatçı olmak bunu gerektirir) ve durumum ciddi anlamda vahim. Çünkü bütün karakterler, olaylar, her şey ama her şey birbirine karışıyor :( E haliyle gördüğüm rüyalar da bir o kadar saçma oluyor. Geçen gece rüyamda uçan bir inek gördüğümü söylesem bana deli muamelesi yapmazsınız değil mi? Ciddiyim, tam olarak uçan bir inekti (milka ineği gibi). İşte böyle bir dönemdeyim ve kafayı sıyırmak üzereyim. Bu kadar şeyi neden anlattığımı bilmiyorum, ama önemi de yok, sonuçta burası benim çöplüğüm adamım! Adamım derken? Ne gereksiz ve bize uzak bir kelime değil mi? İşte bende böyle bir kitap tutuyorum elimde. Ne demek istediğimi anlamamış olabilirsiniz, şöyle söyleyeyim ki; çeviri tek kelimeyle "BERBAT". Kitap harika, ama eğer kendi dilinde yani İngilizce okursanız. Burada bence benim gibi bir çok kitapseverin de mağdur olduğu bir konuya girmek istedim, çünkü kimsenin bize işkence yapmaya hakkı yok. Çevirmen için bir şey söylemek istemiyorum, çünkü biliyorum ki ondan ne isteniyorsa o şekilde çeviriyor. Muhtemelen bu kitapta kelimesi kelimesine çevrilmiş ve hiçbir şekilde Türk kültürü, dili dikkate alınmamış. Resmen kocaman bir kültür karmaşası ve kültür boşluğu yaşıyoruz. Bu kitap hakkında okuduğum bir sürü kötü eleştirinin esas kaynağı bu arkadaşlar. Size katılmıyorum, bence kitap çok başarılı ama çevirisi kötü. Bu nedenle de okurken yer yer sıkılıyor insan, hatta uykuya dalabiliyor ^^.  





Kitap ünlü blogger Jenny Lawson'a ait, kendi hayatından kesitleri anlattığı bir anı romanı. Kitabın içinde Jenny'e ait fotoğraflarda var, ki bence bu çok güzel bir detay olmuş. Kim bu Jenny derseniz fotoğrafa tıklayarak sitesine gidebilirsiniz:) 







Bu kitapta neler mi var? Neler yok ki. Jenny'nin garip mi garip hayatıyla tanışmaya hazırlanın. Yer yer kahkaha attığım oldu gerçekten ve yer yer de kendimden bir parça gördüm. Sonuçta benim de pek normal bir hayatım olduğu söylenemez. Hatta Jenny ile kapışabilirim, gerçekten! Her neyse kitabın bence en garip kahramanı Jenny'nin babasıydı. Ölmüş hayvanlara merakıyla ve eve getirdiği tuhaf hayvanlarla çocuklarının psikolojisini nasıl bozabilir bir baba bunu görüyoruz. Taksidermi dükkanı ise ayrı bir facia :) Bütün bu olaylara sesinin pek çıkarmayan anne ise etkisiz eleman gibi bir şeydi sanki. Sonra Jenny Victor ile tanışıyor ve hayatının tuhaf 2. perdesi başlıyor. Kızı Hailey'in doğumunu ve anneliğini tatmasını biraz iğrenç bir şekilde anlatsa da kızını korumak için köpeklere kendi ısırttığı da oldu. Victor ile ilişkileri ise tamamen komediydi. Victor'un hala neden Jenny ile evli olduğu konusunda hiçbir fikrim olmasa da, aralarındaki komik diyaloglar ve tehditler gerçekten çok eğlenceliydi. Bir de taşındıkları yeni ev var tabi. Hayvan saldırıları, ölümleri, istilaları, zombiler ve evin altında gömülü olduğunu düşündüğü mezarlar... 



İşte kısaca böyle eğlenceli ve tuhaf bir kitap. Ben sevdim, yer yer sıkılmalarıma rağmen. Bana pek bir şey katmamış olsa da boş zamanlarımı geçirip kafa dağıtmak için iyi geldi. 


Ha bir de İsa'nın zombi olma olasılığı var, onu da okuyunca anlarsınız :) 


Devamını oku »

22 Nisan 2015 Çarşamba

Mim / Bir Kitap Olsaydım

Sevgili "Kore Günlüklerim" bloguna bu güzel mime beni de kattığı için teşekkür ederim. Tam bana göre gerçekten :)

Hiçbir zaman mantık insanı olamadım. Mantıksal düşünüp hareket eden insanları da asla anlamadım. Denemedim mi sanıyorsunuz, tabi ki denedim. Kalbimi aldım çöpe attım, sonra bir baktım ki kendimi kaybetmişim. Yok dedim olmuyor, ne yaparsam yapayım başaramıyorum. Sonunu bile bile aynı hatayı yapıyorum, bile bile yanlışı seçiyorum. Hayır asla bıkmıyorum. Düşüyorum, dizlerim kanıyor, günlerce ağlıyorum, acım içime içime akıyor ama yok pes etmek bana göre değil, yine bir gayret kalkıyorum. Kalbimin sesini dinlemek bana bu zamana kadar ne kazandırdı derseniz, çok iyi insanlar... Şaka şaka hep en yakınımdakilerden yedim en büyük darbeleri. 24 yıldır aradığım tek bir soru var: "Mantık nerede?" 

İşte bir kitap yazacak olsam, adını "Mantık nerede?" koyarım. Satar mı satmaz mı bilmiyorum ama bu dünyada yalnız olmadığımdan eminim. Elbet birilerinin "kalbine" dokunur. Şöyle bir an bakınca sanki bir kişisel gelişim kitabı gibi duruyor :) Aman, kitap benim kitabım değil mi! Burda kuralları ben koyarım! İç yüzleşmelerimi, hayata bakış açımı, yaşadıklarımı yazacağım bu kitap yer yer trajik komik yer yer ise acı içerir. 


Kitap Kapağım şu resimdeki gibi bir şey olurdu ama tam olarak istediğim bu değil, daha yaratıcı bir şeyler olmalı. Hafif esprili hafif hüzünlü bir kapak olmalı ama asla öyle rengarenk değil. 

Arka Kapak Yazısı:

Ordan tuttum olmadı, burdan tuttum olmadı. Kalbim beni bir türlü rahat bırakmadı. Aklını yitirmişcesine hatalar yaptım. Neye elimi attıysam kuruttum. Düşe kalka yaşarken, kaybettiğim aklımı aradım. Sevdiğim insanlar mı? Hakikaten nerede onlar? Hele ben hep yanındayım diyenler? Neyse buralarda bir yerde mantığımı düşürmüşüm, gören oldu mu?

Önsöz:

Bir sabah farkettim ki kedim bile benden daha mantıklı davranıyor. Aklım hep karışık, devamlı konuşuyorum. Kalpsiz olmak nasıldır acaba? Şu koca evrendeki yalnızlığıma ortak olacak birilerini arıyorum. İşte karşımdasın, hoşgeldin. Sende mi anlaşılmadığını düşünüyorsun, boşver en azından bir fincan kahven ve düşüncelerine ortak olacak biri var karşında. Tanışalım mı?

Kime ithaf olurdum?

Benim gibi hisseden herkese.....

Bende sevgili "Çay Geçen Hanı" blogunu mimliyorum, eminim ki harika bir kitap yaratacaktır.

Sevgiler.
Devamını oku »

Film Molası / Ruby Sparks (Hayalimdeki Aşk)



Bu aşk meşk olayları ne kadar karmaşık meseleler değil mi? Birisiyle tanışırsınız, ayılırsınız bayılırsınız, onsuz bir dakika bile geçirmek istemezsiniz değil mi? Evet her ilişkinin ilk günleri heyecanlıdır, karnınızda kelebekler mi uçuşmaz, filler mi debelenmez. Ama gel gör ki mutlu son sadece masallarda oluyor. Aradan biraz zaman geçtikten sonra o ilk zamanlarda göremediğin şeyleri görmeye başlarsın. Ağzını şapırdatmasından tut ayağına giydiği ayakkabı bile batmaya başlar size. Nedir bu kusur arama merakı bilmiyorum, sanki biz dört dörtlük insanlarız da bir tek karşımızdaki yamuk. Yok öyle yapma, yok böyle söyleme, yok gelme, yok gitme derken bir bakmışız tek yaptığımız karşımızdakini değiştirmeye çalışmak olmuş. Bir ilişkiye başlayınca canavarlaşmayan kaç kişi var acaba aramızda ? Peki bu durumdan mutlu olan kaç kişi var ?



İşte tüm bu anlattıklarımı alışılmışın dışında bir tarzda izlemek istiyorsanız, karşınızda "Ruby Sparks". Alışılmışın dışında diyorum çünkü sıradan bir romantik komedi değil. Oğlan kıza aşık olup agucuk gugucuk bir aşk yaşayıp sonsuza kadar mutlu falan olmuyorlar. Bu tarz filmleri sevmediğimi artık çok iyi biliyorsunuz değil mi :) 

Kahramanımız Calvin genç ve başarılı bir yazardır. Fakat hem sosyal hayatında kardeşi dışında arkadaşının olmaması ve eski sevgilisi Lila'dan sonra kendisine uygun bir kız bulamaması psikolojik olarak onu olumsuz etkilemiştir. Yazar dediğin yazar kardeşim baskısının altında zor zamanlar yaşayan Calvin kaybolan ilhamını bir gece rüyasında bulur. Rüyasında gördüğü kızdan etkilenerek bir karakter yaratan Calvin, bu güzel kıza "Ruby" adını verir. Yarattığı bu güzel ressam Ruby, Calvin için büyük bir mutluluk kaynağı olur. Hatta ona aşık olmaya başladığını ve onu yazmak için uyumak bile istemediğini söyler. 



Gel gör ki 1 hafta sonra bir sabah mutfağında ona yumurta yapan Ruby'i görür ve yaşadığı şokla ne yapacağını bilemez. Yarattığı kahraman gerçek olmuştur kanlı canlı karşısındadır. 


Filmin devamında Calvin'in yarattığı kahramanla imtihanına tanık oluyoruz. Öyle aman aman bir film beklemeyin derim. Büyük beklentilerle izlerseniz büyük ihtimal hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. İlişkilere farklı bir bakış açısıyla yaklaşılmış ve bu durumda filmi bence farklı kılan en büyük özelliktir. Konu açısından çok defa karşılaşmış olabilirim ama bu kurgu ile ilk defa karşılaştım. Durağan bir film olduğu için arada ufak bir şekerleme bile yaptım ama filmde kesinlikle şeytan tüyü var, insanda merak uyandırıyor. 


Devamını oku »

21 Nisan 2015 Salı

Film Molası/ Whiplash


Herkese merhabalar.. "Çay Geçen Hanı" blogu sayesinde tanıştığım bir film yazısı ile buradayım. 2014 yapımı Amerikan drama filmi "Whiplash" 87. Akademi Ödülleri'nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Film Kurgusu ve En İyi Ses Miksajı dallarında 3 tane ödül almıştır. Uzun süre adından söz ettiren bu film konusu ve akıcılığı ile gerçekten son zamanların yapılmış en iyi filmlerinden biridir. Filmin başrol oyuncuları Miles Teller ve J.K.Simmons'dır. İkisi de bana göre yapabilecekleri en iyi oyunculuğu sergilemiş gibi duruyorlar. 


Kısaca filmin konusuna değinecek olursak eğer, Andrew Neiman, Shaffer Konservatuvarı'nda öğrencidir. Bateri onun için büyük bir tutkudur ve küçüklüğünden itibaren hayatını buna adamıştır. Okulun en önemli hocalarından biri olan Terence Fletcher, Neiman'ı müzik alanındaki yeteneğinden ötürü kendi grubuna yardımcı baterist olarak alır. Fakat Fletcher öğrencilerin korkulu rüyasıdır. Öğrencilere inanılmaz hakaretlerde bulunur, kovar, hırpalar, vurur ve küçük düşürmek için elinden geleni yapar. Tek istediği daha iyisini yapmalarıdır. Andrew'de ilk gününde "Whiplash" isimli eseri doğru çalamaz. Bunun karşılığı kafasına fırlatılan bir sandalye ve tokat olur. Fakat bu durum Andrew'i daha da hırslandırır, elleri kanayana kadar antrenman yapar. 
Fakat ne yazık ki Andrew ne kadar iyi olursa olsun Fletcher'i mutlu edemez ve bu onu daha da hırslandırır. 


Bütün film boyunca harika bir caz dinletisi yaşıyorsunuz. Aynı zamanda öyle bir gerilim var ki, son zamanlarda hiçbir filmde böyle olmamıştım ben. Meğer hırs, öfke, sevgi, nefret ve istek birleştiğinde neler oluyormuş. Özellikle Fletcher ve Andrew'in beraber olduğu sahneler öyle gerilim dolu öyle başarılıydı ki hissettiklerimi anlatacak uygun kelimeyi bulamıyorum. Muhteşem bir film izlemek istiyorsanız, işte "Whiplash"! Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacağınız bir akıcılığa sahip olan bu filmi izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. 



Devamını oku »

20 Nisan 2015 Pazartesi

Kitap İncelemesi / Kaybolan-Hans Ulrich Treichel


Herkese merhabalar... Bugünkü kitap incelememiz ünlü alman yazar ve filolog Hans Ulrich Treichel'den geliyor.. "Kaybolan" isimli ünlü kitap sayesinde tanınan bu yazarımız Leipzig'te hala eğitimci olarak çalışmalarına devam etmektedir. 

Bildiğiniz gibi II. Dünya Savaşı sonunda Adolf Hitler Sovyetler'e karşı yenilgiye uğramış, hatta bunun sonucunda intihar etmiştir. Sovyetlerin hızlı ilerleyişleri karşısında doğudaki birçok Alman vatandaşı Almanya'ya geri dönmek için tabiri caizse Ruslardan kaçmışlardır. Tabi ki bu kaçışlar o kadar kolay olmamıştır. Kızıl Ordu'nun acımasız işkencelerine maruz kalmışlardır. Birçok Alman öldürülmüş ve birçok Alman vatandaşı kadın tecavüze uğramıştır. Yazarımız Hans Ulrich Treichel savaşı yaşamamış olmasına rağmen savaş sonrası etkileri üzerinde hissetmiştir. Çünkü ailesi bu kaçışı yaşamış, hatta bir çocuklarını da bu kaçışta kaybetmişlerdir. Yazarımızın annesinin ölüm döşeğindeyken açıkladığı bu gerçek sonunda Treichel bu kitabı yazmaya başlamıştır. 

Kitabı küçük bir çocuk anlatıyor. Bu kaçış sırasından kaybolmuş olan Arnold isimli kardeşine karşı hissettiklerini masum bir dille okuyucunun gözlerinin önüne seriyor. Doğduğu andan itibaren evde hakim olan ama bir türlü sebebini bilmediği utanç ve suçluluk duygusunu anlatıyor. Anne ve babasıyla hiçbir şekilde iletişim kuramayan anlatıcımızın acılarına tanık oluyoruz. Kaybolan oğullarını arayan anne ve babanın yaşadığı uzun süreç ve bu süreçte anlatıcımızın yaşadığı kıskançlıkları, sinirlilik hallerini, psikolojik olarak yarattığı hastalıkları görüyoruz. 


Bir solukta okunan bu kitapta göze çarpan noktalardan bir tanesi de savaşın etkilerinin hala insanlar üzerinde nasıl devam ettiği, Almanya'nın savaş sonrasındaki toplumsal, ekonomik ve psikolojik durumudur. 

Aynı şekilde kitabın bana göre en can alıcı sorusu da şudur ki ; Ailenin esas kaybolan çocukları hangisi? Arnold mu, yoksa anlatıcı mı?

Farklı bir yazarla ve hem konu bakımından hem de anlatım tarzı bakımından farklı birşeyler aramakta iseniz kesinlikle tavsiye ettiğim bir kitap. 100 sayfadan daha kısa olmasına rağmen içinde binlerce duygu ve düşünceyi barındıran dolu dolu bir kitap. 

Keyifli okumalar....
Devamını oku »
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...