Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2015 Salı

Kitap İncelemesi / Genç Werther'in Acıları-Johann Wolfgang von Goethe

Merhaba sevgili kitapseverler, bu sefer ki yazım dünyaca ünlü bir kitap olan "Genç Werther'in Acıları" üzerine olacak. Uzun süredir okuduğum bu kitabın yazısını artık yazmazsam olmazdı. Aslında çok ince detaylar üzerinde durarak okumuş olduğum için bu inceleme yazısını yazmak sanki biraz zor olacakmış gibi hissediyorum ama çok fazla detaya girmeden elimden geldiğince kısa tutarak sizlerle bazı önemli noktaları paylaşmak istiyorum. Bilindiği gibi onlarca yayın evinden çıkmış, yeniden ve yeniden çevrilmiş şekilde karşımıza çıkan bu kitabın hangi yayın evinden hangi çevirmenin elinden çıktığı da bu noktada büyük önem taşıyor. Benim elimde de iki tane farklı yayın evlerinden çıkmış kitap mevcut. 

               

Benim tercihim Can Yayınlarından çıkan ve "Nihat Ülner" çevirisine ait olan versiyonu oldu. Diğer kitap kesinlikle hüsrandı benim için. Aynı zamanda orjinal dilinden yani Almanca'dan da okuduğum için Can Yayınlarına ait olan kitap birebir çevrilmiş şekilde karşımıza çıkıyor. Hangi yayından okusam diye tereddüt ediyorsanız bence ilk kitabı tercih etmelisiniz. 
Devamını oku »

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Kitap İncelemesi / Dönüşüm-Franz Kafka



 Franz Kafka ve onun gibi yazarların bu kadar etkileyici yapıtları nasıl ortaya çıkardıklarına gerçekten inanamıyorum. Ne kadar yoğun duygular yaşamışlar...Herşeyden öte bu duygularını böyle etkileyici bir şekilde nasıl yazıya dökmüşler... Özellikle Kafka herkesin seveceği ya da herkesin anlayacağı şekilde yazmıyor eserlerini. Gerçekten kendine has üslubu ve tarzıyla kendinden sonraki yazarları etkilemiş olmasına şaşırmamak gerekir. Kafka'yı anlayabilmek için öncelikle onun hayatını bilmek ve onu anlayabilmek gereklidir. 

Franz Kafka, 20. yüzyılın ve Alman edebiyatının en önde gelen yazarlarından birisidir. Aslında yaşamı boyunca pek tanınmayan Kafka, arkadaşı Max Brod'a ölümünden sonra bütün eserlerinin yakılmasını vasiyet etmiştir. Fakat Max Brod aksini yaparak eserlerini bir bir yayınlatmaya başlamıştır. Ölümünden sonra ün kazanan Kafka,  3 Temmuz 1883'te Prag'ta doğmuştur. Almanca konuşan Yahudi bir aileden gelmektedir. Kafka'nın çocukluk dönemi çok kötü geçti, babasıyla hiç anlaşamadı.Babası çok despot bir adam olduğu için Kafka üzerinde devamlı bir baskısı vardı. Kafka, hayatı her zaman baştan kaybedilmiş bir savaş olarak görmüştür. Hayatı boyunca büyük acılar çekmiştir. Küçük yaşta erkek kardeşini, daha sonrada kız kardeşlerini Yahudi soykırımında kaybetmiştir. Sevdiği kadınlarında ölümüyle iyice yıkıntıya uğramıştır. 1917 yılında verem olduğunu öğrendi. 1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı. Son 6 haftasını sanatoryumda geçirdi. 3 Haziran 1924`te yaşama veda etti. 

Kafka, eserlerinde insanın korkularını, burjuva yaşamındaki sahte aile ilişkilerini, bürokrasinin yanlışlıklarını anlatmıştır. Eserlerindeki karakterler çaresizlikle donatılmışlardır. Zira tüm bu karamsarlığa rağmen yine de ufak bir umut ışığı görmek mümkündür.Franz Kafka'nın "Değişim, Dönüşüm veya Metamorfoz" olarak çevrilen "Die Verwandlung" adlı uzun öyküsü 1915 yılında yayınlanmış ve Kafka'nın en popüler eseri olmuştur. 

Kafka, hiçbir zaman kendi bedeninden hoşlanmamış hatta kendinden tiksinmiştir. Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır. "Dönüşüm"ün ilk cümlelerinden de bunu açıkça görebiliyoruz. 

"Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu...''
Hikayenin kahramanı Gregor, bir böcek olarak uyanmıştır. Ve bir süre böyle utanç verici bir hayat sürdükten sonra yalnız ve kötü bir şekilde ölür. Gregor'un ölümüyle de ailesi rahat bir nefes almıştır. Gregor'un kardeşi Grete de aslında hikayede Gregor kadar önemlidir. Çünkü o da bir dönüşüm yaşamaktadır. Hikayenin başında Gregor ile ilgilenen ona yemekler götüren Grete zamanla bu ilgisini azaltmış ve hatta Gregor'dan kurtulmaları gerektiğini söylemiştir. Bir hayvanın ağzından anlatılan bu hikaye aslında Kafka'nın kendi kompleklerini yansıtmıştır. Gregor'un babasıyla Kafka'nın babası birbirinin aynısıdır. Romanda Gregor'un neden böceğe dönüştüğü açıklanmamıştır, ama bu dönüşüm otoritenin hakimiyetinden kaçış olarak sembolize edilmiştir. Çünkü Gregor ailesinin borcu olduğu için çalıştığı işten memnun değildir ve ondan kurtulmanın yolunu böcek olmakta bulmuş olabilir. Aynı zamanda ailesiyle ve çevresindeki kişilerle olan iletişimsizlik de Gregor konuştukça diğerlerine duyulan vızıltılarla anlatılmak istenmiştir. Yani kimse onu anlamamaktadır. Kafka'nın tarzı olan bu sembolize edilmiş durumlardan en çarpıcısı ise bence "böcek" sembolüdür. Çünkü böcek bu hikayede asıl insanı yani olması gereken insanı sembolize etmiştir.


Franz Kafka'nın bir sohbet sırasında söylediği bu sözler bizlere hikayenin ana temasını çok net bir şekilde vermektedir.

"Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay."


 KEYİFLİ OKUMALAR...



Devamını oku »

31 Temmuz 2014 Perşembe

Kitap İncelemesi / Yüreğinin Götürdüğü Yere Git-Susanna Tamaro



Yıllardır kitaplığımda duran ve oraya nereden nasıl geldiğini bilmediğim bu kitap şans eseri bir gün yine elime geçti. Bu kitap muhtemelen anneme ait çünkü benim elimdeki 23. Basım ve 1996 yılına ait. Sayfaları baya eskimiş, sararmış ve kitabın konusuyla bütün olmuş bir haldeydi. Sizi bilmiyorum ama benim kitaplığımdaki bazı kitaplar okunacak zamanı bekliyorlar sanki. Zamanları geldiğinde de bir şekilde elime almış oluyorum onları. Bu kitapta tam olarak öyle oldu. İlk satırlarını okumaya başladığım an beni içine aldı. Sanki bugünler için bana kılavuz olmaya gelmiş gibi... 

Biraz kitaptan bahsetmek gerekirse eğer İtalyan yazar Susanna Tamaro, bu kitabı 1994 yılında yayınlamıştır ve yayınlandığı andan itibaren İtalya'da büyük bir yankı uyandırmıştır. 
Orjinal adı, "Va' dove ti porta il cuore" dir. Yazar, bir de bu kitabın devam niteliğinde olan "Yüreğimin Sesini Dinle" adlı kitabı da 2007 yılında yayınlamıştır.



Bir kitabı anlayabilmek için önce yazarını tanımak gerektiğine inanan biri olarak Susanna Tamaro'yu biraz araştırdım. 

Tamaro, İtalyan kent soylu bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Zor bir çocukluk dönemi yaşamıştır. 18 yaşındayken bir depreme tanıklık etmiş, 25 yaşında ölümcül bir hastalık geçirmiş ve 27 yaşında yazmaya başlamıştır. Genelde günlük ya da mektuplar şeklinde kitaplar yazan yazar, olayları hep birinci ağızdan yazmıştır. Eserlerinde hep bir hüzün vardır. Kahramanları ise genellikle ölümün eşiğine gelmiş kişilerdir. Bir nevi yazar, kahramanla kendini özdeşleştirmiştir.





Bu kitap da yaşlı bir kadının torununa yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Ama ne yazık ki hiçbirini göndermemiştir, bu nedenle biraz da kendisiyle konuşuyor gibidir kahraman. Torunu Amerika'ya yerleştikten sonra kimsesi kalmayan bu kahramanımız torununun bıraktığı bir gül ve bir köpek ile torununa olan özlemini ona mektuplar yazarak anlatmaya başlıyor. Bu mektuplarda kızının ve kendi hayatının bilinmeyen yönlerini, torununa hiçbir zaman anlatmadığı sırlarını yazıyor. Kendisiyle yüzleşen ve iç hesaplaşma yaşayan bu yaşlı kadın aynı zamanda çok hasta ve ölümünün yakın olduğunu da bilmektedir. Hatta hastanede kalması gerektiğini söyleyen doktorlara karşı çıkıp, eskimolar gibi ölmek istediğini söylüyor. Burada durup biraz şaşırdım ve ne alaka acaba diye düşündüm. Kısa bir eskimo araştırmasından sonra ise :) bakın ne buldum; "Ölmek üzere olan yaşlılar, ana karadan kopan buzulların üzerine oturup denize açılarak buzul ile birlikte ölüme doğru yola çıkarlar."

"Yüreğinin Götürdüğü Yere Git", bize yaşlılık ve gençlik arasındaki farkları göstermektedir. Kahramanımız gençliğini yaşlılığıyla kıyaslayarak anlatıyor. Bu sırada zamanla değişen aile değerleri, ebeveyn ve çocuk ilişkilerine de değiniyor. Hatalarıyla yüzleşiyor. Kendi kızıyla ilişkisi ile kendi annesiyle ilişkisini karşılaştırıyor. Torununun neler hissettiğini anlayabilmek için kendi gençliğiyle yüzleşiyor. Kendi kızının babasının başka biri olduğunu söyledikten sonra kaza geçirip ölmesinden sonra büyük bir vicdan azabı çekiyor. Torununa mektuplarında annesinin gerçekten nasıl biri olduğunu anlatıyor. Babasıyla ilgili ise torununa, ne yazık ki babasının kim olduğunu bilmediğini söylüyor.

Aynı zamanda kendi hayatında, kendi evliliğinde yaşadığı problemleri anlatan yazar, kocasının ne kadar ilgisiz olduğundan ve aralarında herhangi bir aşk olmadığını düşündüğü için ne kadar acı çektiğinden bahsediyor. Bu arada bir hekime aşık olup ondan kızına hamile kalıyor. 

Bu iç yüzleşme, bu yaşlılıkla gelen yalnızlık hissi ve torununa bıraktığı bu miras niteliğindeki mektuplar en sonunda yaşlı kadının şu sözleriyle etkileyici bir şekilde sona eriyor :


"Şimdi neredesin? Sen bu yazdıklarımı okurken burada olacaksın, benim eşyalarım da çoktan tavan arasına kalkmış olacak. Sözlerim seni kurtarabilecek mi? Beni belki daha da büyüdüğünde, ancak uzlaşmazlıktan merhamete uzanan o esrarengiz yolu aşmışsan anlayabileceksin. Sabah güneş doğduğu andan gece yarısına dek seni bir an bile rahat bırakmayacağım. Kendine dikkat et. Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır ,evet ilk ve önemli devrim budur. İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve YÜREĞİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT."

Kitap, bana birçok şeyi öğretmekle beraber birçok öğüt verdi bana. Bu yaşlı kadın sanki benim ninemmiş gibi sevdim, bağlandım. Bir günde bitirdiğim bu kitap ile aramda bir bağ oluştu. Ne zaman bunalsam elime alıp bir mektubu okuyup kendimi iyi hissedeceğim bir kitap oldu. Herkese tavsiye ederim. Ben de bu kitabın ikincisini en kısa zamanda alacağım.

Kitaptan en sevdiğim kısımlar;


"Akmayan gözyaşları kalpte birikirler, zamanla kabuk tutarlar ve kirecin çamaşır makinesini tıkaması gibi kalbi tıkayıp felç ederler."


"Kaderin geçmişteki davranışlarımızın bir sonucu olarak oluştuğunu, kaderimizi kendi ellerimizle bizim çizdiğimizi gördüm."


"Mutsuzluk genel olarak dişi çizgiyi izler. Bazı kalırsak anomaliler gibi anadan kız evlada geçer. Geçerken de zayıflayacağına daha yoğun, daha kalıcı ve derin olur."


"Sevgiye tembellik yakışmaz, onu dolu dolu yaşamak için kararlı ve güçlü devinimler gereklidir."

"Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir durumda umutsuzluğun zirveye vardığında, rüzgar hızıyla her şey değişir, altüst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının içinde bulursun."

"Her erkeğin yaşamında mükemmel birlikteliğe ulaşabileceği tek bir kadın vardır, her kadının yaşamın bütünlüğüne ulaşabileceği tek bir erkek vardır. Ama ulaşabilmek pek az kişinin yakalayabildiği bir alınyazısıydı. Geride kalan herkes bir tatminsizlik, sürekli bir özlem içinde yaşamak zorundadır."

"Aşık olana dek, yüreğin özgür kaldığı sürece, hiçbir erkeğin dikkatini çekemezsin; sonra bir tek insana kapıldığın anda, sen artık başkalarını hiç umursamazken, herkes peşine düşer, sana tatlı sözler söylerler, sana kur yaparlar."

"Bir erkeği sevince -onu bütün bedenin ve ruhuyla sevince- ondan bir çocuk istemek en doğal şeydir. Burada zihinsel, mantıksal temellere dayanan bir seçim söz konusu değildir."

"Ölüler yokluklarıyla değil, daha çok -onlar ve bizler arasında- söylenemeyenler yüzünden acı verirler."

"Çınarın altına oturduğunuzda kendiniz değil, çınar olun, ormanda orman, kırda kır, insanlar arasında insanlarla olun."


KEYİFLİ OKUMALAR....


Devamını oku »

18 Temmuz 2014 Cuma

Kitap İncelemesi / Zorba-Nikos Kazancakis




Merhabalar... Bu yazımda bir süredir okuduğum Nikos Kazancakis'in ünlü eseri Zorba'dan bahsedeceğim. Bir süredir okuduğum diyorum çünkü insanın hayatında öyle kitaplar olur ki gerçekten bitmesin diye okumak istemez. Bu kitap da benim için tam olarak böyleydi. Nereden nasıl başlasam bilmiyorum. Çünkü kitap gerçekten insanın hayata bakışını bir şekilde değiştirebilecek ve etki edebilecek niteliklere sahip. Zira okudukça erkeklerin bakış açılarını bir kadın olarak daha farklı açılardan gördüm ve bazı düşüncelerimin de değişmesini sağladı. 

Kitabın başında bulunan "Yazarın Önsözü" kısmında Kazancakis'in Zorba hakkındaki düşünceleri yer alıyor. Aleksi Zorba için öyle güzel bir cümle kurmuş ki bunun üzerine Zorba'nın Kazancakis için ne kadar önemli olduğu hakkında konuşmak gerçekten doğru olmaz; "Eğer bugün, dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir guru, Aynaroz papazlarının dediği gibi bir yeronda seçmem gerekseydi, kesinlikle Zorba'yı seçerdim."

Kazancakis bu kitabıyla bir nevi kendi hayatını anlatmaya çalışmış, kendisiyle girdiği sessiz hesaplaşmayı göstermiştir.Kazancakis, Zorba ile korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi öğrenmiştir. Zorba tam olarak özgür insanın simgesidir. Ne yazık ki Kazancakis, Nobel ödülünü bir puanla Camus'a kaptırmıştır. Fakat Albert Camus bile "Nobel, benden çok onun hakkıydı." demiştir. 



Kazancakis'in mezar taşı da bir o kadar ilginçtir. Çünkü üzerinde yazanlar sanki tam olarak Aleksi Zorba'nın ağzından çıkmış gibidir. "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm."



Kitabın içeriği hakkında biraz bilgi vermek gerekirse kitap, adı kitapta hiç geçmeyen Yunan asıllı bir yazar tarafından anlatılıyor. Kitaplarla içli dışlı olan bu yazar bir süre hayatı anlamak için Girit'e gitmeye karar verir. Burada linyit kömürü işi de yapacaktır. Eski bir dostuyla da yolları ayrıldığı için kendini yalnız ve mutsuz hisseden bu yazar yolda Zorba ile tanışır ve onu da yanına alıp linyit işiyle uğraşması için ustabaşı yapar.

Girit'te başlayan bu arkadaşlık zamanla daha da pekişip daha da güçlenir ve Zorba'nın hayata bakış açısı yazarı da derinden etkilemeye başlar. Bu sırada Buddha ile ilgilenen yazar hayatı sorgulayıp bilinçlenmeye çalışmaktadır ama Zorba'nın düşünce yapısı her şeye baskın gelir ve yazar Buddha ile içten içe savaşmaya başlar. Zorba'ya göre hayat yenilgilerle doludur ama önemli olan bu yenilgiler sonunda pes etmemektir. Bir nebze yenilgileri sevmektedir Zorba. Kadınlara bakış açısıyla da beni tamamen şaşırtan Zorba, onlara içten içe acımaktadır, ama onlardan asla vazgeçememektedir. 

Aynı zamanda çok çalışkandır. Çalışırken başka hiçbir şeyi düşünmez, tamamen işine odaklanır. Din hakkındaki düşünceleri de bir o kadar ilginçtir. Tanrı'ya inanmaz ve onunla dalga geçer. Vatan düşüncesine de tamamen karşıdır. Vatan düşüncesinin insanı vahşileştirip acımasız yaptığına inanır. Neredeyse unutuyordum, en önemlisi ise Zorba keyifli olduğu zaman santur çalar ve raks ederek anlatmak istediklerini anlatır. Dans etmek onun için bir tutkudur. 



Kitabın olay örgüsü sade ve ağırdır. Yazar, Zorba ile konuşmalarına daha fazla önem vermiştir. Bu yüzden okurken sanki Zorba ile yazarın konuşmaları sırasında onların yanındaymışım gibi hissettim. Zorba'yı her sayfada daha çok sevdim. O yüzden kitabın içeriği hakkında daha fazla bir şey yazmamaya karar verdim. Herkesin okumasını tavsiye edeceğim ve ders niteliğinde bir kitap olan Zorba, benim için hayata bakışımı değiştiren kitapların arasına çoktan girdi. 

Zorba'yı daha iyi tanımanıza yardımcı olacak ve benim  kitapta en çok beğendiğim kısımlar ise şunlardır:


  • "Kişilik kaybolur, yüz silinir, genç ya da moruk, güzel ya da çirkin, hepsi anlamsız bir değişikliğe uğrardı; her kadının arkasında Aphrodite'in onurlu, kutsal ve sır dolu yüzü belirirdi."
  • "Kadın korkunç bir sırdır, hiçbir zaman da kapanmayan bir yarası vardır. Sen kulak asma, bütün yaralar kapanır ama, o yara kapanmaz."
  • "İnsan canavardır. Büyük canavar! Ona kötülük mü ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar..."
  • "Bir kadın küpelerini, incik boncuğunu, kokulu sabunlarını, bir şişe lavantasını verecekti ha!... Kadın onları verdi mi, dünya yıkıldı demektir be! Bu, bir tavuk kuşunu yolmak gibidir."
  • "Kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış, binlerce ekli ve yamaları kalın sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. Benim kalbim de öyle işte! Binlerce delikli, binlerce yamalı, ama korkusuz."
  • "Çaldığımda, öldürdüğümden, zina yaptığımdan değil, hayır, hayır! Tanrı bunları bağışlar. Ama ben, o gece, bir kadın yatağında beklediği halde gitmediğim için Cehennem'e gideceğim."
  • "Kadını kim yarattı?"
  • "Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; `Aleksi` dedi, `Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı`yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama."



Keyifli Okumalar....


Devamını oku »

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Kitap İncelemesi / Tonio Kröger-Thomas Mann




Kitaptan bahsetmeden önce sizlere Thomas Mann hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Öncelikle bu yazarın dilini ve anlatım tarzını sevmek gerçekten çok zor. Kitaplarında öyle heyecanla bekleyip acaba şimdi ne olacak diye beklenen olaylar olmuyor. Genelde durağan ve ağır gidiyor. O yüzden kitap çok az sayfalı bile olsa bitmesi biraz zaman alıyor. Goethe ve Nietzsche gibi birçok ünlü yazardan etkilenmiştir. Soylu sınıfı ile sanatçı sınıfı arasındaki fark eserlerine konu olmayı başarmıştır. Hayat hikayesiyle de kendinden çokça söz ettiren T.Mann'nın homoseksüel olduğu da bilinmektedir. Hatta çocuklarından bazıları da onun gibi homoseksüeldir. 

Tonio Kröger aslında bir nebze Thomas Mann'nın otobiyografisi niteliğindedir. Novella sınıfından olan bu kitap, çok yavaş ilerleyen ve zaman zaman anlaşılması gerçekten güç olan bir eserdir. Kısaca içeriğinden bahsetmek gerekirse kitap soylu sınıfından gelmesine rağmen sanatçı olmak isteyen Tonio'nun küçük yaşta ilgi duyduğu Hans Hansen'e olan hayranlığıyla başlıyor. Hans soylu sınıfından fakat Tonio sanatçı sınıfından olduğu için aralarındaki ilişki imkansızlaşıyor. Kitapta en çok dikkat çekici durum ise Nazi Almanya'sının o dönemde etkili olmamasına rağmen gerçek Almanların sarışın ve mavi gözlü olduğuna bir gönderme yapılmıştır. Tonio melez olduğu için Almanlar tarafından hem dış görünüşü hem de isminin tuhaflığından dolayı hep eleştirilmektedir. Kitabın içinde T.Mann, Schiller'e olan hayranlığını da "Don Carlos" eserinden söz ederek göstermiştir. Tonio'nun ikinci aşkı Inge Holm adındaki bir soylu kıza olmuştur. Fakat tabi yine karşılıksız kalmıştır bu ilgisi. Sanatçılık yolunda ilerleyen Tonio daha sonra güneye doğru seyahat etmeye başlar. Bu sırada ressam arkadaşı Lisaweta ile olan konuşmaları kitabın ana düşüncesini yansıtmıştır. 
"meslek deyip durmayın Lisaweta Ivanovna! Edebiyat kesinlikle bir meslek değil, bir lanettir-bilmiş olasınız. İlk olarak ne zaman kendini gösterir bu lanet? Erken, korkunç derecede erken. Daha tanrıyla, dünyayla esenlik ve uyum içinde yaşamanız gereken bir zamanda."
 Tonio Kröger yada Thomas Mann mı demeliyim bilmiyorum ama bu kişinin sanatçı kesim ve burjuva kesimi arasındaki git gel durumlarını anlatmaktadır. Kitabın her kesime hitap ettiğini düşünmüyorum ama Thomas Mann hakkında bilgi almak ve o dönemin sanatçı sorunlarını görmek isteyenler için ideal bir kitap. 




Ve ayrıca Thomas Mann ve ailesi hakkında yapılmış Thomas Mann'ın kızı tarafından anlatılan filme de bir göz atmanızı tavsiye ederim.



Keyifli okumalar....

Devamını oku »
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...